Bir milletin hafızası, yalnızca geçmişini değil geleceğini de belirler. Bu nedenle tarih, günlük siyasetin değil; belgelerin, gerçeklerin ve ortak vicdanın alanıdır. Son günlerde “Kurtuluş Savaşı” kavramına ilişkin yapılan tartışmalar, ister istemez bizi yeniden şu temel soruyla yüzleştiriyor: Türk milleti gerçekten neden bir Kurtuluş Savaşı verdi?
Bu sorunun cevabı, ideolojik tercihlerde değil, tarihin değişmez gerçeklerinde saklıdır.
1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı Devleti fiilen askeri ve siyasi iradesini kaybetmişti. İtilaf Devletleri Anadolu’nun dört bir yanında işgallere başlamış, İstanbul denetim altına alınmış, limanlar, demiryolları ve stratejik noktalar yabancı güçlerin kontrolüne geçmişti. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaliyle birlikte Anadolu’da başlayan direniş, yalnızca bir toprak savunması değil, Türk milletinin var olma mücadelesine dönüşmüştü.
Evet, Osmanlı Devleti büyük bir imparatorluktu. Altı asrı aşan tarihi boyunca üç kıtada hüküm sürmüş, dünya tarihine damga vurmuş bir devletti. Türk milleti, Osmanlı mirasını reddederek değil; onun küllerinden yeniden ayağa kalkarak Cumhuriyet’i kurmuştur. Ancak tarihi gerçek şudur ki, imparatorluğun son döneminde devlet askeri, ekonomik ve diplomatik bakımdan ağır bir çöküş yaşamış; Sevr Antlaşması ile Anadolu’nun büyük bölümü paylaşılmak istenmiştir. Bugün elimizde bulunan resmi belgeler, uluslararası arşivler ve dönemin diplomatik yazışmaları bunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
İşte tam da bu nedenle verilen mücadelenin adı “Kurtuluş Savaşı”dır.
Bu savaş, yalnızca düşman ordularına karşı verilen bir cephe savaşı değildir. Açlığa karşı verilmiştir. Yokluğa karşı verilmiştir. İşgale karşı verilmiştir. Umutsuzluğa karşı verilmiştir. Bir milletin tarih sahnesinden silinmesine karşı verilmiştir.
Anadolu’nun köylerinden cepheye koşan isimsiz kahramanlar, kağnılarla mermi taşıyan kadınlar, sırtındaki son ekmeği Mehmetçiğe veren analar, henüz çocuk yaşta cephede şehit düşen gençler… Onlar, tarih kitaplarına girmek için değil; çocukları özgür bir vatanda yaşasın diye mücadele ettiler.
Bu büyük direnişin ortak aklı ve önderi ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmuştur.
Atatürk, Samsun’a çıktığında elinde düzenli bir ordu yoktu. Hazır bir devlet mekanizması da yoktu. Fakat milletine duyduğu güven vardı. Amasya Tamimi’nde ortaya konulan “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” ilkesi, aslında Türk Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu özetleyen en güçlü cümledir. Erzurum ve Sivas kongrelerinde şekillenen milli irade, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla siyasi meşruiyet kazanmış; Sakarya’da, Dumlupınar’da ve Büyük Taarruz’da askeri zafere dönüşmüştür.
30 Ağustos yalnızca kazanılmış bir meydan savaşı değildir. Bir milletin kaderini değiştiren tarihi dönüm noktasıdır.
9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla birlikte Anadolu’daki işgal sona ermiş, 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin bağımsızlığı uluslararası hukuk tarafından tanınmıştır. Eğer Kurtuluş Savaşı verilmemiş olsaydı, bugün üzerinde yaşadığımız bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nden söz etmek mümkün olmayabilirdi.
Bu nedenle “Kurtuluş Savaşı” kavramı yalnızca bir tarih kitabındaki başlık değildir. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, bağımsızlık iradesini ve milli egemenlik anlayışını ifade eden temel bir kavramdır.
Atatürk’ü anlamak, yalnızca onun sözlerini ezberlemek değildir. Onun önderlik ettiği mücadelenin hangi şartlarda verildiğini doğru kavramaktır. Aynı şekilde Osmanlı’yı anlamak da onu romantize etmek ya da bütünüyle reddetmek değildir. Tarihi olduğu gibi değerlendirebilmektir. Çünkü Cumhuriyet ile Osmanlı arasında kopmaz bir tarih bağı vardır; ancak bu bağ, Kurtuluş Savaşı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Bugün genç nesillere düşen görev; tarihi sloganlarla değil, belgelerle öğrenmektir. Duygular elbette önemlidir; fakat tarih, en çok doğrulara ihtiyaç duyar. Çanakkale’yi nasıl gururla anlatıyorsak, Sakarya’yı, İnönü’yü, Büyük Taarruz’u ve Kurtuluş Savaşı’nı da aynı tarih bilinciyle anlatmak zorundayız. Çünkü milli hafızasını kaybeden milletler, geleceğini de başkalarının kaleminden okumaya mahkûm olur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri, yalnızca bir askeri zafer üzerine değil; millet iradesi, bağımsızlık inancı ve ortak fedakârlık üzerine kurulmuştur. Bu temel taşlarının başında ise Kurtuluş Savaşı gelir. Onun adını değiştirmek, küçümsemek ya da anlamını tartışmaya açmak yerine, hangi bedeller ödenerek kazanıldığını gelecek kuşaklara doğru aktarmak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Çünkü Kurtuluş Savaşı, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer değildir. O, Türk milletinin esareti hiçbir zaman kabul etmeyeceğini bütün dünyaya ilan eden tarihî bir irade beyanıdır. Bu iradenin mimarı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kahramanı ise adı bilinen ve bilinmeyen milyonlarca Türk evladıdır. Cumhuriyet de işte bu ortak fedakârlığın, ortak vicdanın ve ortak bağımsızlık idealinin en büyük eseridir. Tarih değiştirilebilir bir hatıra değil; gelecek nesillere emanet edilmiş ortak hakikattir.












Yorumlar kapalı.