Bazı kapılar vardır…
Bir millet onları binbir bedelle kapatır.
Sonra yıllar geçer, birileri sessizce o kapıları yeniden aralamaya başlar.
Cumhuriyet tarihi biraz da bunun hikâyesidir zaten.
Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca işgal ordularına karşı savaşmadı. O aynı zamanda, bu milletin iradesinin üzerine çöreklenmek isteyen her türlü görünmez vesayet odağıyla mücadele etti. Üniformalı olanla da etti, cüppeli olanla da… Kravatlı olanla da etti, locada oturanla da…
Çünkü onun zihnindeki devlet modeli nettir:
Tek egemen vardır; Türk milleti.
O yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan adımların hiçbirini birbirinden bağımsız okuyamazsınız. Tekke ve zaviyelerin kapatılması başka bir şey değildir; devletin aklını görünmez bağlardan kurtarma hamlesidir. Aynı dönemde mason localarının faaliyetlerinin sonlandırılması da aynı çizginin devamıdır.
1935’te gazetelere düşen o haber aslında yalnızca bir idari karar değildi. Cumhuriyet’in, “Ben kendi iradem dışında hiçbir merkeze yaslanmam” deme biçimiydi.
Çünkü Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Bir devlet ya bağımsızdır ya değildir.
Arası yoktur.
Bugün dönüp baktığımızda insan ister istemez düşünüyor…
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kapatılan yapılar neden yıllar sonra yeniden hayat buldu?
Neden devletin dışında kümelenen her yapı zamanla yeniden güç kazandı?
Neden liyakatin yerini aidiyet, aklın yerini sadakat, milletin yerini çevreler aldı?
Sorun yalnızca bir loca meselesi değildir zaten.
Sorun; devletin şeffaf mı olacağı, yoksa ilişkiler ağıyla mı yönetileceğidir.
Atatürk’ün rahatsız olduğu şey tam da buydu.
Çünkü o, milletin gözünün içine bakamayacak hiçbir ilişkinin devlet yönetiminde yer almaması gerektiğine inanıyordu. Gizli aidiyetlerden, kapalı devre güç alanlarından, “bizden olanlar” düzeninden hoşlanmazdı. Onun devrimleri biraz da bu yüzden sertti. Çünkü biliyordu; taviz verilen her yapı, günü geldiğinde devletin alternatifi olmaya kalkacaktı.
Bugün bazıları Atatürk’e mason iftirası atarken aslında kendi çelişkilerini ele veriyorlar.
Çünkü Atatürk’ü gerçekten tanıyan biri şunu bilir:
O, hayatı boyunca hiçbir gücün adamı olmadı. Güç onun peşinden yürüdü.
Bir ömür boyunca saraydan değil milletten güç alan bir lideri; kapalı kapılar ardındaki ilişkilerle açıklamaya çalışmak, tarih bilmemekten öte, karakter okuyamamaktır.
Ve işin ironik tarafı şu…
Dün Cumhuriyet’in kapattığı ne varsa, bugün “özgürlük”, “sivil toplum”, “küreselleşme” ya da “demokratik açılım” ambalajıyla yeniden meşrulaştırılıyor.
Cumhuriyet’in tasfiye ettiği alışkanlıklar, modern kavramlarla makyajlanıp tekrar önümüze konuyor.
Ama değişmeyen bir şey var:
Bu millet, bağımsızlığına yönelen gölgeyi sezdiğinde mutlaka ayağa kalkar.
Çünkü bu topraklarda hâlâ,
“Tam bağımsız Türkiye” sözünü bir slogan değil, namus meselesi olarak gören insanlar var.
Ve onlar bilir:
Devletin sahibi localar değil millettir.
İradenin sahibi çevreler değil halktır.
Bu Cumhuriyet’in gerçek ışığı da, gizli salonlarda değil; Anadolu insanının alnındaki terde yanmaktadır.
Ne mutlu Türk’üm diyene.

Yorumlar kapalı.