Binlerce yıllık Türk tarihinde “Türk bilinç” ve iktidar dengeleri ne zaman örselense, arkasında mutlaka liyakatten kopmuş bürokratik mekanizmalar ve öz kimliğine yabancılaşmış saray barikatları belirir. Devlet üzerinden millet değil, millet üzerinden devlet ilkesini güdenlerin; kendi öz evlatlarını dışlayıp devşirme akıllarla iktidar tahkim ettiği o kırılma noktası, Osmanlı’nın da kaderini kökten değiştirmiştir: Çerilerle Yeniçerilerin savaşı!
Tarihçi Oruç Beğ, devletin askeri yapısının “Yeniçeri” adını alarak dönüşmesini anlatırken Kara Rüstem’in Padişah’a sunduğu o can alıcı teklife dikkat çeker: “İş bu esirler ki gaziler getirirler, Tanrı buyruğunda beşte biri Padişahındır. Niçin alınmaz?”
Murad Han Gazi’nin emriyle Anadolu’da Türk kavmine üleştirilen, orada Türkçe öğrenip üç-dört yıl hizmet gördükten sonra Devlet kapısına ak börkle çıkarılan bu devşirme ordu, başlangıçta bir hizmet aracı iken zamanla devletin asıl sahibini tasfiye eden küresel bir odağa dönüşmüştür.
Asıl mesele basit bir isim değişikliği değil, zihniyet ve aidiyet kırılmasıdır. Kadim Türk ordusunun özü olan “Çeri”ler, bu topraklara kanıyla hayat veren safi kan Türklerden oluşuyordu. Karşılarındaki “Yeniçeri” ise, merkezileşmiş, köksüzleştirilmiş ve saray koridorlarında adeta birer nüfuz senedine dönüştürülmüş karma karışık bir devşirme mekanizmasıydı. Batılı tarihçi Hammer’in de isabetle teşhis ettiği gibi, Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki taht kavgası, aslında bir kardeş kavgasından öte, “Çerilerle Yeniçerilerin” yapısal ve ideolojik savaşıydı.
Fatih Sultan Mehmed’in saltanat zafiyeti, taraflı doğası ve Türk bilincine karşı hatalı politikalarına bağlı saray yönetim dengeleri, Yeniçerilerin sarayda kontrolsüz biçimde örgütlenmesine zemin hazırladı. Bu örgütlü yapı, Türklerin ve Karamanoğullarının tam desteğini alan, dinamik ve vizyoner Cem Sultan’ın yerine; kontrolü daha kolay, saray bürokrasisinin güdümüne açık “müptezel” II. Bayezid’i padişah yaptı. Cem Sultan’ın mağlubiyetiyle sonuçlanan bu iç savaş, Türklerin kendi kurdukları devlette iktidarı devşirme bürokrasiye ve oradan da “Hilafete” kaptırdığı o meşum dönüm noktasıdır.
Türkler, kendi elleriyle yükselttikleri devlet mekanizmasında “200 yıl sürecek olan” yönetimden dışlanma konumuna itilmiştir. Yerine Molla rejimi ile Emevi tahkimi ve Yahudi, batı ve Ermeni demokrasiye maruz kalmıştır. 1800’lerde durum tersine dönmeye başlasa da kaybedilen yılların faturası ağır olmuştur. Ve nihayetinde 1919 Türkler için “7000 yıllık Hak ve Adaletin” geri alınması olarak tarihe geçmiştir. Kaybettiği çağları yakalayarak sıçrama yaratan ve çağ açan genç Türkiye’nin onurlu nesilleri, bunu korumak ve yaşatmanın yollarını NUTUK’ta ve Töre ile eş zamanlı yazılan Yeni Anayasa’sında bulacaktır.
Çeri ve Yeni Çeri Kültürü
“Çeri” öz Türkçe bir kelime olup doğrudan “asker” anlamına gelir ve düzenli ordu geleneğinde fetihleri yapan boy/kılan/beylik/Eyalet kuvvetlerini (Alplar, Gaziler, Tımarlı Sipahiler, Akıncılar) ifade eder.
Binlerce yıl öncesine dayanan ilk kurucu Türk ordusu (Çeriler) Anadolu’nun yerel Kamanizm/Tabiatın kurallarına bağlılık/Evrensel Bilince bağlı bilgelik ve sonradan tasavvufi Türk inanç dünyasına sahipti; merkezileşen devşirme ordusu (Yeniçeriler) ise devlet otoritesinin Sünni / Hilafetçi nizamına bağlı bir askeri sınıftı.
Bürokrasi Sarhoşluğu ve Kimliksizleşen İktidar” lar
Cem Sultan’ın Rodos Şövalyelerine sığınmak zorunda kalması, ardından Papalık eliyle zehirletilerek babası Fatih ile aynı trajik kaderi paylaşması sadece bireysel bir dram değil.
Bu, devlet yönetimindeki liyakat ve adalet ilkesinin, “şefaat” ve “klik” siyasetine kurban edilişinin ilk büyük faturasıdır. Seçilmiş ya da atanmış bürokratların, millete hizmet etmek yerine kendi huzur haklarını ve koltuklarını garanti altına alma hırsı, koskoca bir imparatorluğun milli eksenini kaydırmıştır.
Millet eker, biçer, can verir; fakat bürokratik klikler saray koridorlarında kendi ticari ve siyasi zekalarını milletin çıkarlarının önüne koyarsa, devlet kendi öz evladına yabancılaşır. Bugün de geçmişin aynasından baktığımızda net bir şekilde görüyoruz ki; ne zaman milli şuurdan uzak, devşirilmiş politik ajandalar devlet mekanizmalarını kuşatsa, liyakat yerini biat-a bırakır. Siyasetçilerin dünya ile yarışması gerekirken, kendi vatandaşıyla ve milli değerleriyle yarışmaya kalkması tam da bu bürokrasi sarhoşluğunun neticesidir.
Türk medeniyetinin ve düşünce dünyasının yeniden ayağa kalkması, köklerimizdeki milli bilincin ve felsefenin doğru anlaşılmasıyla mümkündür.
Lafla değil, vizyon ve eserle ortaya konan bu mücadelede, tarihin ve inancın saf özünü kavrayabilmek adına KURUCU ANAYASA’mızın MUTLAK HUKUK YOLUNU takip etmek ve anlaşılmasına yardımcı olmak ve bu bilinç uyanışına omuz vermek hayati bir sorumluluktur.
Öneri kitap:
https://www.idefix.com/turk-samanizmi-p-6044980
https://www.bkmkitap.com/turk-samanizmi
https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-samanizmi/695015.html
https://www.istanbulkitapcisi.com/turk-samanizmi












Yorumlar kapalı.