Simge ERCİYAS
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Siyaset
  4. TBMM’nin Yok Hükmü

TBMM’nin Yok Hükmü

“Kim seni en çok alkışlıyor ve grup ve dahi bireylerin egolarını tatmin ederek, onları bir konuda gaza getirip, ikili ilişkilerde desteklermiş gibi görünerek yönlendiriyorsa yani pohpohluyorsa, düşmanın odur” döneminde hoş geldiniz. Umarım, vatanı için savaşan asıl halk kahramanları bu sürüden ayrılıp, Anayasamızın yolunu baş koyar. Çünkü Türk bilir ki kendi yasasından başka çıkış yolu yoktur.

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Egemenliğin İrtifa Kaybı

Coğrafyanın, hukukun ve tarihin altüst edildiği, kavramların tersyüz olduğu o meşum (uğursuz) zamanların tam ortasındayız. Bu dönem, görselindeki derin sembolizmde de kendine yer bulan bir hesaplaşmayı barındırıyor: Eski dünyanın Evanjelist mumyaları, emperyalist hedefler peşinde NATO iş birliğinde buluşurken, yeni bir dünyanın ve elbette çağın temellerini 100 yıl önce atan Türk idrakinin çocukları, o iradeyi yaşatacak olan Türk Anayasası’na ne kadar sadık kalacak?
Bu, sadece tarihi bir soru değil, bugünün Türkiye’si için bir egemenlik mücadelesidir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi, uluslararası angajmanlar ve jeopolitik teslimiyet zincirleriyle kuşatılmaktadır. NATO zirvelerinde kapalı kapılar ardında alınan kararlar; 6., 90. ve 92. maddeler ekseninde Anayasa’nın omurgasını hedef almakta, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’de sağladığı tarihsel dengeyi ve egemenlik haklarımızı doğrudan delmektedir.
Bağımsızlığımızın ocak ateşine su taşıyan, milli egemenliği küresel odakların insafına terk edenlerin bugün meclis sıralarında vekil, idari mekanizmada başkan, devlet aygıtında bakan olması; yaşadığımız çürümenin en net kanıtıdır. Daha da vahimi, bu kuşatmaya karşı durması gerekenlerin içler acısı halidir: NATO’nun varlığını ve emperyalist doğasını değil, sadece usulünü sorgulayan muvazzaflar; örgütün asıl düşman konseptini satırlar döküp eyleme geçemeyen emekli askerler ve tam bir dilsiz şeytan edasıyla suskunluğa gömülen siyasiler…

Bir yanda sözde anti-emperyalist kesilip Ermeni soykırımı yalanını pervasızca kabul eden partiler NATO’ya hayır derken inandırıcılıklarını yitiriyor; diğer yanda ise “işbirlikçilikleriyle partilerinin hukukunu ayaklar altına alan” ana muhalefetin mitinglerinde boy gösteren figüranlar, muhalefet tiyatrosunu tamamlıyor. Yani ses çıkaranların bir kısmı ise şaibeli.

Bu sahte ve çelişkili düzlemde, Türkiye Büyük Millet Meclisi kendi egemenlik alanını devrederek adeta “yok hükmüne” düşürülüyor.

Görünen o ki- Anayasayı değiştiremeyenler, kaos ortamında zamanı ele geçirmek niyetindeler.

Bu yok hükmünün tarihsel kökleri, NATO’ya teslimiyetin miladı olan süreçlerde gizlidir.

Hafızamızı 5 Kasım 1959 gecesine, Ankara Çankaya yokuşuna çevirelim. Amerikalı Yarbay Allan L. Morrison, alkollü aracıyla 21 Türk askerinin arasına dalmış; erimiz İsmail’i şehit edip 10 askerimizi yaralamıştı. Türk milleti adalet beklerken, karşımıza egemenliğimizi askıya alan NATO SOFA (Kuvvetlerin Statüsü) Anlaşması çıkarıldı. “Resmi görevdeydi” kılıfıyla, Amerikan makamlarının tek bir yazılı beyanıyla Türk mahkemeleri davadan el çektirildi. Kendi toprağımızda, kendi askerimizi şehit eden yabancı subay, Amerikan mahkemesinde 1.200 dolar gibi komik bir para cezasıyla ödüllendirilerek kurtarıldı.

İşte 1959’daki o teslimiyetçi ruh, bugün NATO zirvelerinde Anayasa’yı ve Montrö’yü delen kararlara imza atan iradeyle aynı kaynaktan beslenmektedir.
Dün Morrison’ı yargılayamayan sistem; NATO’nun Kosova’da (1999) BM kararı olmaksızın hukukun çiğnemesi, İran’da çoğunluğu kız öğrenci olmak üzere 165 ila 201 sivil insanı katledilmesi, Libya’da (2011) rejim değişikliği adı altında sivilleri ve operasyonlarında misket bombası ile seyreltilmiş uranyum kullanarak insanlık suçu işlemesi gibi tarihi katliamlarla dolu olan Nato’nun suçu meşrulaştırmasına sessiz kalmakta ve dahi ortak olmaktadır. Sistem, ulusal hukuku küresel askeri vesayete bağlamıştır.

Bu noktada, çiğnenen ve yok sayılan Anayasa maddelerini -şüpheye yer bırakmayacak- bir şekilde hatırlatmak- hatırlatmak, hukuki ve tarihi bir görevimizdir:

MADDE 6: Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

MADDE 90 (İlgili Fıkra): Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir… Ancak, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. (TBMM ihanet vekilleri ile millet aklını devretmek niyetinde mi?)

MADDE 92: Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. (Meclis halinden memnun gibi…keza, diploma soran yok, terör tiyatrosu herkesin cebini doldurdu. Daha fazlasını neden istemesinler ki?)

Teoride hukuk böyle der ama Roma valiliğinin temsili olan ucube sistem Başkanlık programında, uluslararası anlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Ancak Cumhurbaşkanının bir anlaşmayı onaylayabilmesi için, o anlaşmanın öncelikle TBMM tarafından bir kanunla “uygun bulunması” şarttır. Yani meclis yeşil ışık yakmadan, Cumhurbaşkanı tek başına Türkiye’yi yeni bir uluslararası askeri yükümlülük altına sokamaz.

Fakat tam da bu noktada, o can yakıcı ve çıplak gerçekliğe geçiyoruz: Siz bugün TBMM’de oturan o vekillere gerçekten güveniyor musunuz?

Milli egemenliğin tecelligahı olması gereken o çatının altında, yakın geçmişte, sömürgeci maden yasaları el kaldırıp indirilerek geçti; küresel dayatmaların ürünü olan iklim yasaları tek bir fire vermeden onaylandı. Ülke liyakat yangınıyla kavrulurken, kimsenin kimseye diploma sorduğu yok. 25 bin diplomasız memurun cirit attığı, adalet dağıtması gereken hâkim ve savcıların dahi diplomasız ya da yetkisiz şekilde kürsülere çıktığı bir fetret devrindeyiz. Suçu baki olan, dün savunduğu her şeyi bugün inkâr eden ve halk tarafından değil, partilerin genel başkanları tarafından listelere yazılıp seçilen -suç dosyalı, müptezel-her vekilin, ilk fırsatta ana kucağı olan AKP’ye transfer olduğu bir siyasi pazar kurulmuş durumda….

DÜŞÜNÜN!

“Vekil çoğunluğu ve pazarlığı kimin elinde?” ve “Bugünkü TBMM zihniyeti kurucu yasayı, cumhuriyetin bağımsızlık karakterini hatırlıyor mu?” soruları milletin kendine ve sisteme sorduğu ilk ve en can alıcı sorudur.

Meclis aritmetiğinin küresel planlara noterlik yaptığı bu iklimde, önümüze getirilen bu tehlikeli zirve kararlarına karşı bakış açımız şüphesiz mutlak bir RED olmalıdır. Eğer tüm bu çürümüşlüğe rağmen TBMM, emperyalist hedeflerin aparatı olan NATO’nun bu yeni hamlelerine “evet” derse, memleketi ateşe atan bu ihanetin vebalini gelecekte kime, nasıl ödeteceğimiz de bugünden milletin hafızasına kazınmıştır.

Türk Millet Hafızasına saygılarımla;

TBMM’nin Yok Hükmü
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Giriş Yap

Halk Meclisi Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin