Ortadoğu bir kez daha emperyal aklın ateşiyle karşı karşıya.
Savaşın fitilini ateşleyenler yine aynı merkezler, aynı zihniyet ve aynı çıkar hesapları.
Bugün dünyanın karşısında duran tablo nettir:
Donald Trump ile Benjamin Netanyahu ekseninde şekillenen saldırgan siyaset, yalnızca Gazze’yi değil bütün bölgeyi ateşe sürükleyen bir strateji yürütüyor.
Gazze’de çocukların üzerine bombalar yağarken, şehirler yerle bir edilirken, hastaneler hedef olurken “medeniyet” nutukları atan Batı dünyasının sesi çıkmıyor. Çünkü mesele insan hakları değil; mesele güç ve çıkar düzenidir.
Bu düzenin adı emperyalizmdir.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki varlığı istikrar üretmiyor. Tam tersine krizleri büyüten, çatışmaları sürekli besleyen ve bölgeyi kalıcı bir gerilim alanı hâline getiren bir sistem kurmuş durumda.
Savaş bitmesin ki silah pazarı canlı kalsın.
Gerilim düşmesin ki askeri üsler kalıcı olsun.
Bölge halkları birbirine güvensin ki emperyal müdahale meşrulaşsın.
Bütün senaryo budur.
Gazze’de yaşananlar bunun en çıplak örneğidir.
Ama mesele yalnızca Gazze değildir. Bölgedeki gerilim giderek genişliyor. İran’a yönelik saldırılar, karşılıklı tehditler ve vekâlet savaşları Ortadoğu’yu yeni bir büyük yangına doğru sürüklüyor.
Iran ile İsrail arasındaki çatışma dinamiği yalnızca iki devlet arasındaki gerilim değildir; bu durum aynı zamanda küresel güç mücadelesinin Ortadoğu sahasına yansımasıdır.
Her saldırı, her misilleme, her gerilim dalgası bölgeyi biraz daha istikrarsızlaştırıyor.
Ve bu kaostan en çok kazanan yine aynı güç merkezleri oluyor.
Ortadoğu’da savaş devam ettikçe silah şirketleri kazanıyor.
Enerji yolları küresel güçlerin kontrolünde kalıyor.
Bölge ülkeleri birbirine kuşkuyla bakmaya devam ediyor.
Kısacası emperyal düzen işlemeye devam ediyor.
Fakat bu coğrafya yalnızca krizlerin ve savaşların tarihi değildir. Aynı zamanda büyük siyasi uyanışların da merkezidir.
Bugün bölgenin önünde yeni bir tercih duruyor.
Ya Ortadoğu emperyal senaryoların sahnesi olmaya devam edecek…
Ya da bölge ülkeleri kendi kaderlerini kendi ellerine alacak.
Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu stratejik vizyon yeniden hatırlanmalıdır.
Atatürk’ün dış politika anlayışı yalnızca Türkiye için değil, bütün bölge için bir denge modeliydi. Balkan Paktı ve Sadabat Paktı gibi girişimler, bölgesel dayanışmanın emperyal müdahaleleri nasıl sınırlayabileceğini açıkça göstermişti.
Bugün Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey de budur.
Bölge ülkeleri Washington’dan, Londra’dan veya başka merkezlerden gelen planlara göre değil; kendi güvenliklerini ve çıkarlarını esas alan bir işbirliği sistemi kurmak zorundadır.
Enerji kaynakları ortak kalkınma projelerine dönüşebilir.
Ticaret yolları bölgesel refahın motoru olabilir.
Savunma işbirliği dış müdahalelerin önüne geçebilir.
Bu gerçekleştiğinde Ortadoğu bir kriz havzası olmaktan çıkar.
Aksi hâlde her birkaç yılda bir yeni bir savaşın, yeni bir yıkımın ve yeni bir insani trajedinin sahnesi olmaya devam eder.
Bugün Gazze’de yanan ateş yalnızca Filistin’i değil bütün bölgenin geleceğini ilgilendiriyor.
Ve bu gerçek artık açıkça görülmelidir:
Ortadoğu’nun huzuru dış güçlerin insafına bırakılamaz.
Bu coğrafyanın kaderi Washington’da yazılmak zorunda değildir.
Ortadoğu’nun huzuru, bölge milletlerinin ortak aklıyla kurulacak yeni bir dengede saklıdır.



Yorumlar kapalı.