Türkiye’de son yıllarda en yakıcı toplumsal sorunlardan biri, ev kiralarındaki fahiş artıştır. Barınma, anayasal bir hak ve en temel insani ihtiyaç olmasına rağmen, bugün milyonlarca insan için ulaşılamaz hale gelmiştir. Asgari ücretli, emekli, genç çalışan ya da dar gelirli aileler; maaşlarının neredeyse tamamını kiraya ayırmak zorunda bırakılmakta, ev sahibi olma ihtimali ise artık bir hayal olarak görülmektedir.
Kira krizinin temelinde sadece inşaat maliyetleri ya da enflasyon yok. Sorun çok katmanlı: Konut arzının planlanmaması, yabancılara satış politikaları, düzensiz göçün büyükşehirlerde nüfus yoğunluğunu artırması, inşaat sektöründeki denetimsizlik ve en önemlisi, ikinci ve daha fazla evi “yatırım aracı” olarak gören kesimlerin yarattığı yapay talep… Bugün İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de kiralar 2020 yılına kıyasla yüzde 400’leri aşan artış göstermiş durumda. Örneğin İstanbul’da 2020’de 2.000 TL civarında olan ortalama kira, 2025 itibarıyla 20.000 TL’yi aşmış durumda. Oysa aynı dönemde asgari ücret yalnızca 2,5 kat artmıştır. Bu tablo, serbest piyasanın değil, kontrolsüz bir sömürü düzeninin göstergesidir.
Devletin görevi yalnızca seyirci olmak değil, barınma hakkını korumaktır. Bir vatandaşın birinci evi kutsaldır, çünkü orada barınır. Ancak ikinci, üçüncü hatta onuncu dairenin bir ihtiyaç değil, tamamen ticari bir yatırım olduğu açıktır. Bu noktada devletin vergi politikası devreye girmelidir. Bugün Türkiye’de bir kişinin onlarca dairesi olabilir ve bu durum herhangi bir ciddi vergi yükümlülüğü doğurmaz. Bu, adaletsizliğin kaynağıdır.
Çözüm basittir ama cesaret ister: İkinci evden itibaren kademeli olarak ağır vergi tarifesi uygulanmalıdır. Birinci ev, barınma hakkı olarak vergiden muaf tutulmalı. İkinci ev için yüzde 15 ek emlak vergisi ve kira gelirinde artan oranlı stopaj getirilmeli. Üçüncü evde bu oran yüzde 25’e çıkarılmalı. Dördüncü ve üzeri evlerde ise yüzde 40’a kadar yükseltilmeli. Yalnızca İstanbul’da ikinci ve daha fazla konutu olanların sayısı yüz binlerle ifade edilmektedir. Böyle bir düzenleme, hem konutları boş tutarak fiyatları yukarı çekenlere karşı caydırıcı olur, hem de devlet bütçesine milyarlarca lira ek gelir sağlar. Bu gelir, sosyal konut projelerine aktarılabilir.
Avrupa’da bunun örnekleri bolca vardır. Almanya’da kira artış oranları yıllık olarak sınırlıdır ve eyaletlere göre ortalama yüzde 10–15’i geçemez. İsveç’te ev sahipleri keyfi kira artışı yapamaz, belediyelerin kira komisyonları devreye girer. Hollanda’da ise ikinci konuttan itibaren vergiler o kadar ağırdır ki, konutu yatırım aracına dönüştürmek neredeyse imkânsız hale gelir. İngiltere’de de “buy to let” olarak bilinen sistem, ek vergi yükleriyle denetlenir. Türkiye ise bu alanda en gevşek politikalara sahip ülkelerden biridir.
Bugün Türkiye’de kira yükü o kadar ağırlaşmıştır ki, bazı hanelerde kira gideri toplam gelirin yüzde 70’ine ulaşmıştır. Oysa uluslararası standartlara göre, kira gideri bir ailenin gelirinin yüzde 30’unu geçmemelidir. Bu oranı aşan her durum, o ülkede barınma krizinin varlığını gösterir. Nitekim OECD raporlarına göre, Türkiye barınma maliyeti en hızlı artan ülkeler arasındadır.
Sorunun çözümü için atılacak adımlar nettir:
- İkinci evden itibaren kademeli vergi tarifesi uygulanmalı.
- Boş tutulan dairelere ağır boş ev vergisi getirilmeli. Örneğin Paris’te bu oran yüzde 60’a kadar çıkabilmektedir. Bizde de boş tutulan konutlar yüksek oranlı vergiye tabi olmalıdır.
- Kira artışları, TÜFE’nin belirli bir oranıyla sınırlandırılmalı ve keyfi artışlar cezalandırılmalıdır.
- Dar gelirli için sosyal konut projeleri hızlandırılmalı, bu projeler sadece gösteriş amaçlı değil, gerçekten halkın yararına yapılmalıdır.
- Yabancılara konut satışı sıkı denetime alınmalı, belirli bölgelerde satış sınırlandırılmalıdır.
Devletin görevi yalnızca serbest piyasayı izlemek değildir. Eğer milyonlarca insan barınma kaygısıyla yaşamaya başlamışsa, o devlet sosyal devlet olma vasfını yitirir. Bugün hükümetin önünde tarihi bir tercih vardır: Ya çoklu konut sahiplerini koruyarak birkaç yüz bin kişiyi memnun edecek, ya da milyonların barınma hakkını koruyacaktır. Bu mesele siyasi bir tercih değil, doğrudan adalet meselesidir.
Kiralar el yakarken, insanlar maaşlarının büyük kısmını ev sahibine teslim ederken, devletin sessizliği tarafsızlık değil, güçlüden yana olmaktır. Artık bu sessizlik bozulmalı ve ikinci evden itibaren ağır vergi tarifesi hayata geçirilmelidir. Çünkü bir ülkede ev, zenginlerin lüks yatırımı değil; halkın yuvası olmalıdır.
Asil Türk halkının bir ferdi olarak hükümete açık çağrım!
Bugün bu ülkede bir çocuğun sıcak bir odada uyuması, bir annenin ev sahibiyle her ay pazarlık derdine düşmemesi, bir babanın maaşının tamamını kiraya teslim etmemesi için mücadele şarttır. Bu mesele ideoloji meselesi değildir, bu mesele insanlık meselesidir. Devlet ya halkının yanında olacak ya da rantçıların gölgesinde kalacaktır. Bizler, evin yatırım değil yuva olduğunu haykıran milyonlarız. Bizler, emeğin alın teriyle kazanılan maaşın ev sahibinin cebine değil, çocuklarımızın geleceğine harcanmasını isteyenleriz. Bizler, adalet talep eden yurttaşlarız.
Bu çağrı nettir: İkinci evden itibaren ağır vergi tarifesi derhal yürürlüğe girmeli, boş ev vergisi uygulanmalı, kira artışları denetlenmeli, sosyal konut projeleri hızla hayata geçirilmelidir. Çünkü ev bir ayrıcalık değil, herkesin hakkıdır. Ve hiçbir hak, sermayenin çıkarına kurban edilemez.
Bugün bu ülkenin sokaklarında yükselen ses şudur: “Ev, rantçının kasası değil, halkın yuvasıdır!”
Yorumlar kapalı.