Mustafa Kemal Atatürk 6 Mart 1922’de soruyordu: “Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?” Bu soru yalnızca bir liderin hitabı değil, doğrudan doğruya Türk milletinin karakterine yapılmış bir vurguydu. Çünkü tarih boyunca Türk milleti, kaderini başkasının merhametine bırakmamış; ya kendi yolunu açmış ya da o yolu açmak için bedel ödemiştir. Atatürk’ün “Tam bağımsızlık; siyasî, malî, ekonomik, adlî, askerî, kültürel her hususta tam bağımsızlık demektir” sözü, Türk milletinin hür yaşama iradesinin teorik çerçevesidir. Bu irade, ne geçici bir heyecan ne de dönemin şartlarına özgü bir refleks; Türk milletinin tarihsel hafızasının özüdür.
Osmanlı’nın son döneminde yaşananlar, Türk milletinin bağımsızlıktan uzaklaştığında nasıl ağır bedeller ödediğini açıkça göstermiştir. Kapitülasyonlar ve Düyûn-ı Umûmiye yalnızca mali düzenlemeler değildi; Türk milletinin alın teriyle topladığı vergilerin yabancı alacaklıların kontrolüne geçmesi demekti. Türk köylüsünün emeği, Türk tüccarının kazancı, Türk esnafının üretimi üzerinde yabancı gölgesi vardı. İşte Atatürk’ün mali bağımsızlık vurgusu tam burada anlam kazanır. Çünkü maliyesi bağımlı bir devlet, aslında milletinin iradesini de ipotek altına almış olur. Türk milleti bunu yaşayarak görmüştür.
Milli Mücadele’nin ruhu da bizzat Türk milletinin öz gücüne dayanır. 1919’da manda ve himaye tartışmaları yapılırken, Anadolu’da ayağa kalkan irade şunu ilan etti: “Manda ve himaye kabul olunamaz.” Bu karar birkaç subayın ya da birkaç aydının tercihi değildi; işgale karşı topyekûn direnen Türk milletinin ortak iradesiydi. Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşan sadece bir ordu değil; varlığını korumaya kararlı bir milletti. Bu yüzden zafer askeri olduğu kadar milli bir zaferdir.
1923 İzmir İktisat Kongresi’nde ortaya konan hedefler de Türk milletinin ekonomik bağımsızlık kararlılığını yansıtır. “Siyasi zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça kalıcı olamaz” anlayışı, Türk milletinin yalnızca silahla değil üretimle de güçlü olması gerektiğini kabul eder. Demiryollarının millîleştirilmesi, bankaların kurulması, sanayinin teşviki… Bunların her biri Türk milletinin kendi ayakları üzerinde durma çabasının somut adımlarıdır. Çünkü Türk milleti bilir ki üretmeyen, borçla yaşayan, dışa aşırı bağımlı bir ekonomi; er ya da geç siyasi baskıya açık hale gelir.
Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması için verilen mücadele de Türk milletinin egemenlik hassasiyetinin bir sonucudur. Eğer adlî ve ekonomik ayrıcalıklar sürseydi, kazanılan askeri zafer anlamını yitirebilirdi. Bu nedenle Lozan, sadece bir barış anlaşması değil; Türk milletinin “ben varım ve kendi kurallarımla varım” deme iradesidir.
Tarih, bağımsızlığını ekonomik ve mali temellere oturtamayan milletlerin nasıl zayıfladığını defalarca göstermiştir. Ancak Türk milleti, en zor şartlarda bile küllerinden doğmayı başarmıştır. Çanakkale’de imkânsızlıklar içinde direnen, Anadolu’da yoklukla mücadele ederek devlet kuran bir milletten söz ediyoruz. Bu milletin karakteri esareti kabul etmez. Atatürk’ün sözleri bu karakterin ifadesidir.
Bugün bağımsızlık kavramı değişen dünyada farklı boyutlar kazanmış olabilir. Enerjide, teknolojide, savunma sanayiinde, tarımda, dijital altyapıda güçlü olmak artık milli egemenliğin yeni cepheleridir. Türk milleti bu alanlarda da güçlü olmak zorundadır. Çünkü tam bağımsızlık bir defa kazanılıp rafa kaldırılacak bir belge değil; her neslin yeniden sahip çıkması gereken bir bilinçtir.
Atatürk’ün 1922’de sorduğu soru hâlâ Türk milletinin önündedir: Başkasının planıyla yükselmek mümkün müdür? Türk milleti için bunun cevabı tarihin her döneminde aynı olmuştur. İstiklal ödünç alınmaz. İstiklal, Türk milletinin kendi iradesiyle kurduğu, kanıyla ve emeğiyle koruduğu bir değerdir. Ve tam bağımsızlık, Türk milletinin varlık şartıdır.












Yorumlar kapalı.