Ne Mutlu Türk’üm Diyene
Bu söz, dudak kenarında duran bir tebessüm değildir. Bu cümle, dudakları çatlamış bir askerin son nefesinde fısıldadığı yemindir. Karanlığın ortasında yakılan tek kibrittir; titrek ama sönmeyen.
Atatürk o cümleyi yazarken kalem kullanmadı; çelik kullandı. Her harfi bir kurşundu, her virgülü bir süngü. Alkış için değil, omuz için yazıldı.
Bugün o sözü duvara asanlar var. Altına kalp emojisi koyanlar… Bir Instagram filtresiyle çekilmiş selfie sananlar. Oysa bu cümle filtre kaldırmaz. Her okunduğunda aynı soruyu, bıçak gibi sorar: “Sen ne kadar kan verdin? Ne kadar uykusuz kaldın? Ne kadar yalnız kaldın?”
Tarih, ders almayanları tekrar tekrar aynı sahneye çıkarır. Aynı ihanet. Aynı suskunluk. Aynı konformist gülümseme. Ve sonra aynı enkaz. Sonra herkes aynı soruyu sorar: “Nasıl oldu?” Cevap kısa ve acıdır: Kaçtın.
Milliyetçilik, göğse rozet takmak değildir. Milliyetçilik; akıl ile vicdanın nikâhıdır. Eleştiri kin değil, nabızdır. Susmak erdem değildir; bazen ihanete ortaklıktır.
Bu millet tarihini zafer marşlarıyla yazmadı. Gecenin en koyu vaktinde dişini sıkarak ayakta duranlarla yazdı. Kadın eliyle kurşun dökenlerle… Çocuk yüreğiyle siper kazanlarla… İşçi alnıyla ekmek kazananlarla… Her biri o büyük şiirin bir dizesidir.
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demek; kimlik numarası ezberlemek değildir. Adaleti, titreyen bir mum gibi de olsa canlı tutmaktır. Emeğin hakkını, kılıç gibi keskin savunmaktır. Yanlışı gördüğünde gözünü kaçırmamaktır. Doğruyu, fırtınada bile terk etmemektir.
Bu sözü törenlere, bayramlara hapsetmeyin. Sokakta taşıyın. Kahvehanede taşıyın. Meclis’te, fabrikada, okulda taşıyın. Yanlışın karşısında ses yükseltmekle taşıyın. Kolay olanı değil, hak olanı seçmekle taşıyın.
Ne mutlu omzunda bu milletin yükünü taşıyana. Ne mutlu göğsünü siper edene. Ne mutlu yalnız kalsa da doğruyu terk etmeyene.
Ve evet… Ne mutlu Türk’üm diyene.
Çünkü o söz, söylendiği anda arkasında bir yürek, bir vicdan, bir omuz arkasındaysa şiirdir.
Yoksa sadece harf yığınıdır.











Yorumlar kapalı.