Bu yazı dizimizde bugüne kadar annelerin omzundaki vatandan, unutturulan değerlerden, bayrağın gölgesinden, Türk’ün suskunluğuna kadar birçok yaraya parmak bastık.
Ama şimdi, çok daha sessiz, çok daha derinden işleyen bir tehlikenin eşiğindeyiz: Kültürel sürgün.
Toprağımız elimizde, bayrağımız göklerde dalgalanıyor, dilimiz hâlâ dudaklarımızda. Ama ruhumuz? İşte o, yavaş yavaş başka diyarlara sürükleniyor. Batı’nın cazibesiyle gözleri kamaşan gençlerimiz, kendi köklerinden uzaklaşıyor. Moda, yaşam tarzı, sosyal medya alışkanlıkları… Hepsi birer zincir halkası gibi milletin ruhunu köklerinden koparıyor. Oysa her milletin bir ruhu vardır; o ruhun esintisi, kültürün her zerresinde gizlidir. Türk’ün ruhu ise koparıldığında, geriye yalnızca boş bir kabuk kalır.
Beni bağışlayın ama; kültürden kültüre göç eden bir millet, kendi toprağına nasıl sahip çıkar?
Kendi türküsünü bilmeyen genç, başka dillerin şarkısıyla ne kadar özgür olabilir?
Kendi tarihini bilmeyen, başkasının masalında nasıl kahraman olabilir?
Bugün kültürünü unutan, yarın tarihini unutur.
Tarihini unutan, bir gün kimliğini kaybeder.
Kimliğini kaybeden millet, düşmanın bile savaşmadan zafer kazandığı bir topluluğa dönüşür.
Ben bir Türk kadını olarak söylüyorum: Bizim görevimiz, kültürümüzü yaşatmak, köklerimizi güçlendirmek, unutturulmak isteneni çocuklarımıza fısıldamaktır. Çünkü köksüz ağaç, fırtınada devrilir. Ama kökleri derin olan, göğe yükselir; gövdesi kırılmaz, yaprağı solmaz.
Gelin, kültürümüzü yeniden hatırlayalım.
Gelin, özümüze dönelim.
Çünkü Türk’ün ruhu, kültüründen ayrı düşünülemez.
Ve biz, fırtınalara göğüs germeye hazırız.
Yorumlar kapalı.