Yeni Dünya Düzeni denilen şey, son yaşanan olaylarla birlikte bir gelecek tasviri olmaktan çıkmış, fiilen uygulanmaya başlanmış bir güç rejimi olarak karşımızdadır.
Venezüella’da bir devlet başkanının ve eşinin kaçırılmasıyla görünür hale gelen bu tablo, aslında İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım ve ardından bölge ülkelere yönelik saldırılarla çoktan sahaya inmiştir. Bu nedenle bugün yaşananlar bir başlangıç değil, uzun süredir mayalanan ve artık çıplak güçle icra edilen bir sürecin devamıdır. Küresel düzenin “kural koyucu” aktörleri, hukuku, ahlakı ve diplomasiyi askıya almış; yerine kaba kuvveti, keyfiliği ve mutlak üstünlüğü koymuştur.
Bu düzenin temel iddiası açıktır: Uluslararası hukuk bitmiştir, egemenlik yalnızca güçlü olanlara aittir, insan hakları evrensel değildir ve ulus-devlet kavramı orta ve küçük devletler için geçersizdir. Demokrasi, halkların iradesiyle değil, seçkin azınlıkların ayrıcalığıyla yeniden tanımlanmakta; zayıfların, fakirlerin ve “uyumsuz” görülen toplumların yaşam hakkı dahi tartışmalı hale getirilmektedir. Teknoloji tekelleri ve veri imparatorlukları, sınır tanımayan yeni derebeylikler gibi davranmakta; mahremiyet, mülkiyet ve egemenlik kavramlarını fiilen ortadan kaldırmaktadır.
Bu tablo, Türkiye Cumhuriyeti açısından ne meşrudur ne de kabul edilebilirdir.
Türkiye’nin kurucu hukuku, bu kaotik güç rejimini daha baştan reddeden bir iradenin ürünüdür. Türk Anayasası’nda egemenlik, hiçbir koşulda güce, sermayeye ya da ulus-üstü yapılara devredilmemiştir. Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir ve bu ilke, sadece iç hukukun değil, devletin varlık sebebinin de temelidir. Yeni Dünya Düzeni’nin “bağımlı devletler çağındayız” iddiası, Türkiye Cumhuriyeti açısından bir tespit değil, doğrudan bir tehdit ve dayatmadır.
Demokrasinin yalnızca seçkinlere ait olduğu, halk iradesinin artık geçersiz sayıldığı anlayış, Türkiye’nin anayasal düzeniyle taban tabana zıttır.
Türkiye Cumhuriyeti, sınıfsal, etnik ya da ekonomik ayrıcalıklara dayalı bir yönetim modeli üzerine kurulmamıştır. Seçme ve seçilme hakkı, insan olmanın doğal sonucu olarak tanınmıştır. Bu nedenle küresel güç merkezlerinin demokrasi adına kurduğu hiyerarşik düzen, Türkiye açısından hukuki değil ideolojik bir zorlamadır.
Uluslararası hukukun fiilen ihlal ediliyor olması, onun hukuken ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Birleşmiş Milletler’in, Lahey’in ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin güçlüler tarafından etkisizleştirilmesi, bu kurumların hükümsüzlüğünü değil; ihlali yapanların suçluluğunu büyütür. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle insan haklarına ilişkin olanlar, iç hukukun üzerinde bağlayıcılığa sahiptir. Bu zemin terk edilmez; tam tersine, hukuki mücadele alanı olarak kullanılır. Çünkü hukuku terk eden, kendisini çıplak gücün insafına bırakır. Bu düzene karşı dünyanın topyekun hukuk savaşı vermesi elzemdir. Bu görev NUTUK’ta Türk Milletine ve dünyaya bırakılan bir idraktir.
Lozan Barış Antlaşması ise bu yeni güç düzeninin aşamadığı temel duvardır.
Lozan, yalnızca bir tarih belgesi değil, Türkiye’nin egemenliğinin uluslararası tescilidir. Kapitülasyonların kaldırılması, sınırların tanınması ve ulus-devlet iradesinin kabulü, zamana bağlı hükümler değildir. Lozan’ı geçersiz kılmaya yönelik her söylem, Türkiye’nin egemenliğini tartışmaya açma girişimidir. Bu nedenle Lozan, Türkiye için geçmişe ait bir metin değil; bugünün ve yarının savunma hattıdır.
Teknoloji tekellerinin kurduğu yeni iktidar alanı da Türkiye açısından masum bir dönüşüm değildir.
Veri egemenliği, dijital bağımsızlık ve stratejik kaynakların kontrolü, doğrudan ulusal güvenlik meselesidir. Türk Anayasası, bireyin mahremiyetini, haberleşme özgürlüğünü ve mülkiyet hakkını küresel şirketlerin insafına bırakmaz. “Teknokrallık” denilen yapıların dokunulmaz olduğu iddiası, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeninde karşılık bulmaz.
Yeni Dünya Düzeni, kaçınılmaz bir kader değil; güçlünün dayattığı bir düzendir. Bu düzenin kalıcı olacağı iddiası, teslimiyet çağrısından başka bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası, Lozan’dan gelen egemenlik bilinci ve taraf olduğu uluslararası hukuk düzeni, bu kaosu meşrulaştırmaz. Kaos değiştirilemez değildir.
Değiştirilemez olan, egemenliğini savunma iradesine sahip milletlerin kararlılığıdır.
Türkiye’nin meselesi, yeni kurallara uyum sağlamak değil; kendi hukukunu, egemenliğini ve tarihsel pozisyonunu kararlılıkla savunmaktır.












Yorumlar kapalı.