Türkiye’de Milliyetçilik Sorunu
Milletin varlığını, ülkenin bütünlüğünü, devletin egemenliğini tehlikede görenler artıyor olmalı ki ülkede milliyetçi aydınların, söylemlerin, fırkaların (partilerin) sayısında da günden güne bir artış gözlemleniyor. Eskiden MHP, BBP varken şimdilerde İyi Parti, Zafer Partisi, Kutlu Parti, Anahtar Parti gibi oluşumlar birbiri ardına tabela asıyor. Ateş yanmayan yerden duman çıkmaz hesabı.. Bu ahval ve şeraitin yani durum ve koşulların görünen yüzü.. Bir de madalyonun görünmeyen yüzüne bakmakta yarar var. Ya bu tabelaların en azından bir kısmı, birileri tarafından değişime-dönüşüme zorlanan Türkiye’nin ve dahi Türk milletinin milliyetçi tepkilerini (refleks) bölüp parçalamayı ve bu yolla milliyetçi bilinci, duruşu, tutumu siyaseten etkisiz hale getirmeyi amaçlıyorsa?!.
Madalyonun yani ülke gündeminin görünmeyen yüzüne de bakılmalıdır. Tabi tuzak kuramlarına (komplo teorileri) kapılmadan.. Öyle ya, çağın gereği ve gerçeği olan modern ulus devlet temelinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni değiştirip dönüştürerek karma (kozmopolit) yani ümmetçi daha doğrusu etnik parçalı bir yapıya hapsetmek isteyen şer odakları amaçlarına ulaşmak için istemli ve kasıtlı bir şekilde milliyetçi oyları bölüyorsa?!. Ya kurtarıcı olarak görülen/gösterilen kimi siyasîler de bu odaklara, bu odakların sahneye koyduğu -kimilerince Osmanlı modeli olarak adlandırılan- küresel çaplı oyuna hizmet eden birer oyuncu daha doğrusu figüransa?!. Kızılay’da çay ocağı bile işletemeyecek tipler sözde siyasî parti genel başkanı olarak milliyetçi dimağlara, gönüllere, vicdanlara dolayısıyla oylara ipotek koyuyor ve bu yolla Bursa’daki, Manisa’daki milliyetçi tepki (refleks) etkisiz kılınmak isteniyorsa?..
Dili bir silah, bir eritme (asimilasyon) aracı olarak kullanan toplumların başında Latinler, Grekler ve Araplar gelir. Post-modern dünyada ise bu silahı en iyi, en verimli biçimde kullananlar İngilizler olmuştur. Fransızların, İspanyolların, Ruslarınki birer kaba güç kullanımıdır sadece. Araplar seçkin ulus (kavm-i necip), Arapça kutsal dil yahut Farsça edebiyat ve sanat dili diye başlayan zırvalıklar da şaşkın Türklere özgü gülünçlüklerdir ne yazık ki. Canı ve kanı pahasına kurduğu devletini, devletinin iletişim dilini bile başka uluslara peşkeş çeken bir aymazlık.. Bu yönüyle, Latinceyi kutsal ve dahi uygarlık dili belleyip daha düne kadar her halta Latince adlar veren Avrupalılar da az hödük değildir. Ve 1940’lı yılların ortalarından itibaren Türk millî eğitimini de zehirlemişler, eğitim müfredatı Yunan ve Roma zırvalıkları ile dolup taşmıştır. Karşılaştığı başka dilleri dolayısıyla kültürleri sanat ve incelik (zarafet) algısıyla etkileme çabası yönünden Farsların (Persler) ve Fransızların (Franklar) dolayısıyla Farsçanın ve Fransızca’nın sergilediği kurnazlık birbirine çok benzer. Gece yerine şeb diyen şebeleklere ne denir ki? Çölde yaşayan Arapçaya tapan; örneğin ana yerine valide, iyilik-güzellik yerine hayr-hasenat deyince cennete gideceğini sanan hödükler de cabası.. Bir Karamanlı Yunus Emre’yi, bir Karamanoğlu Kaygusuz Abdal’ı ara ki bulasın.
Turanî bir boy olan Gurmançların (Kürtler) talihsizliği de yüzyıllar süren bir etkileşim daha doğrusu etkilenme sonucu dillerinin karışmış olmasıdır. Türkçe, Farsça ve Arapçanın karışması ile oluşan bir dil çorbası… Tıpkı Osmanlı Türkçesi denen ağdalı yazı dili gibi!.. Kalkıp 2-3 bin yıllık geçmişten söz edeceksiniz ama yazılı edebiyatınız birkaç yüzyılı geçmeyecek. Ne büyük çelişki!.. Emperyalistlerin kayığına binip Türkiye’ye savaş açarken, soy köklerini bağladıkları toplumların birbiri ardına Turanî çıkması da bir başka yaman çelişki.. Tıpkı başbuğları Mada (Mata/Mete) öncülüğünde Ön Asya’da devlet kuran Medler gibi!. TBMM’de, PKK’nın siyasal uzantısı olan Dem Parti adına başkan vekilliği görevinde bulunan Pervin Buldan’ın kızı Zelal, Rio Karnavalı’nda; oğlu Neçirvan, Maldivler’de keyif çatarken yoksul Gurmanç (Kürt) çocuklarının mağaralarda geberip gitmesi kader değil kederdir aslında. Küresel çaplı akaryakıt (petrol), insan, silah ve uyuşturucu kaçakçılığının ayakçılığı (taşeronluğu) ile anlam bulan -sözde- etnik çatışma kuramı uğruna ailelerinden zorla koparılan; dağlarda Mehmetçiğe pusu kurmaya, sınır karakollarına şafak baskını yapmaya zorlanan ve ortalama ömürleri 3-5 yıl olan bu çocuklara, bu çocukların analarına yazık..
Kimilerinin Kürtçe dediği Gurmanç lehçesinden söz açılmışken Rus tarihçi Vladimir Minorsky’den söz etmemek olmaz. “Kürdolojinin Babası” olarak anılan Minorsky’nin yıllar süren araştırmalar sonucunda tespit ettiği 8378 Kürtçe sözcüğün köken dağılımı şu şekildedir: Türkçe 3080 sözcük (% 36.76), Arapça 2000 sözcük (% 23.87), Zend lehçesi: 1200 sözcük (% 14.32), Farsça 1030 sözcük (% 12.29), Pehlevî lehçesi 370 sözcük (% 4.42), Ermenice 220 sözcük (% 2.63), Keldanice 108 sözcük (% 1.29), Çerkesçe 60 sözcük (% 0.72), Gürcüce 20 sözcük (% 0.24) ve kökeni (menşeî) belli olmayan 300 sözcük (% 3.58). Minorsky’nin kökeni belli değil dediği kimi sözcüklerin de yine Türkçe olduğunun altını çizelim. Börtü (haşere), buke (gelin, kız), baq (kurbağa) gibi.. Orkun/Orhun yazıtlarına ve/veya Kaşgarlı Mahmut’un eserine bakabilirsiniz. Ya da börtü böcekten, Aybuke’den aklınızda kalsın. Günlük yaşantısında -Arapça haşere yerine- böcü börtü diyen Toroslardaki Avşar Yörükleri, oymakları, obaları da birer doğal dil laboratuvarı olarak doğru bilgiye erişmenizi sağlayacaktır kuşkusuz. Aksi halde emperyalizmin kayığına binen, emperyalizmin dümen suyunda yüzen Siyasal Kürtçülerin kurbağa gibi yerli yersiz vıraklamalarını dinler durursunuz.
Irak ve Suriye’nin kuzeyinde sayıları 10 milyona yaklaşan Oğuz/Türkmen soydaşlarımıza da yazık. Araplar arasında eriyip giden Hazar, Karluk, Kıpçak, Çerkez soydaşlarımız için zaten ne desek az. Arap/Emevî zulmü yüzünden Avrupa’ya göçerek buralarda eriyip gitmiş boylar, oymaklar da cabası.. Emevîler zamanında kölemen (memluk) savaşçı, Abbasîler döneminde paralı asker yapılan soydaşlarımız Emevî Camisi’nde kılınacak iki rekat nafile namaz uğruna yine kölemen savaşçı ve/veya paralı asker oldukları ile kalmamalıdır. Mazlum olan Almancadan bozma Kobani, uyduruk Rocova değil, bin yıllık Arappınarı, bin yıllık Kamışlı’dır. Bollywood-Hollywood kırması -sözde general- Abdi de mazlum değil tam bir avanaktır. Suriye halkından çaldığı akaryakıt (petrol) gelirlerini kendi oymağına (aşiret) aktaran bir zübüktür de aynı zamanda.. Eski başkan Bush’a atılan pabucun generali olan bu avanak bile isteye emperyalizme maşa olmuş ve gelinen nokta itibariyle de Şebek maymununa dönmüştür. Avşar ulularının da dediği gibi; “el atına binen tez iner” sözünün ete kemiğe bürünmüş halidir kendisi. “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diyen Türk atalara kulak verilmezse olacağı budur.
Şurası bir gerçektir ki siyasî fırkalara (party) emek verenlerle iktidara gelinir, siyasî fırkalardan ekmek yiyenlerle iktidardan gidilir. Mücahit İslamcılarla iktidara gelen AKP’nin müteahhit işadamları eliyle günden güne iktidardan uzaklaşması da bu tespitimize dayanaktır. 20 bin lira emekli maaşı alan bir Türk makarnaya talim ederken, ailesi için kuzu kestiren sözde Türk milliyetçisi özde Türk-İslam sentezcisi genel başkan ve onun gibi tuzu kuru siyaset ağaları ardında yığınla hayal kırıklığı bırakarak günün birinde silinip gidecektir. Ya bir kişinin aldığı asgari ücretle hayata tutunmaya çalışan 4-5 kişilik bir Türk ailesinin silinip giden hayalleri, umutları..
Osmanlı’nın, Karamanoğlu Avşarlarını ve yine Avşarlarla birlikte hareket eden Beydili, Karkın, Kızık gibi boylara bağlı oymakları Orta Anadolu’dan alıp Balkanlara, Dobruca’ya, Kırım’a, Ahıska’ya, Suriye’ye, Girit’e, Kıbrıs’a, Kuzey Afrika’ya sürmesi Anadolu’nun güvenliği açısından bir zafiyet oluşturmaktadır. Olası (muhtemel) bir istila ve/veya göç dalgası karşısında başkente de ev sahipliği yapan Orta Anadolu boşal(tıl)mış gibi durmaktadır. Selçuklu ve Karamanlı sonrasında bölgenin iktisadî yönden gerilemesi bir başka sorun.. Öncesinde Osmanlı-Safevî çekişmesi, sonrasında Hınçak ve Taşnak(-sutyun) adlı Ermeni terör örgütlerinin ve son olarak da PKK adlı eli kanlı terör örgütünün sergilediği vahşet yüzünden Doğu Anadolu zaten boşalmıştır. Lübnan’dan Trakya’ya kadar olan Akdeniz kıyılarına yerleştirilen Yörük-Türkmenler de eskisi gibi homojen bir görünüm sergilememektedir. Bu koşullarda olası bir savaş veya nüfus hareketine karşı Anadolu Yarımadası’nın dolayısıyla Türkiye’nin güvenlik açığı/sorunu söz konusu olacaktır. Moğol akınlarına neredeyse tek başına karşı duran/koyan Karamanoğulları benzeri bir nüfus yoğunluğunun önemi de böylelikle ortaya çıkmaktadır. Güneydoğu Anadolu’ya sürülen Avşarların ve diğer boyların/oymakların Kürtleşmesi, Kuzey Afrika’ya sürülen Avşarların Araplaşması, Balkanlara sürülen Avşarların ve diğer boyların/oymakların soykırıma uğraması da cabası.. Ülke sanayisinin ve buna bağlı olarak ülke nüfusunun Marmara Bölgesi’ne yığılması ve yine geri kalan nüfusun gezginciliğin (tourism) bir sonucu olarak Güneybatı Anadolu kıyılarına toplanması da yine birer hatalar zinciridir. Marmara’nın deprem kuşağında yer alması nedeniyle burada meydana gelecek olası bir depremde ülke iktisadının (economi) felç olacağını öngörmek zor olmasa gerek.. İstanbul-Kocaeli hattındaki sanayi kollarının birçoğunun hammaddesi Anadolu’dadır üstelik.
Türkiye’nin bir dizi sorunları olduğu hatta bu sorunların bazılarının ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı için tehlike (risk) oluşturduğu ortadadır. Görüldüğü kadarıyla da bu sorunlara karşı alınması gereken önlemler alınmamakta yahut savsaklanmaktadır. Örneğin Fırat ve Dicle taraflarına bir 6. Ordu niye kurulmaz, bu bölgedeki askerî hastaneler niye kapatılır anlayan varsa beri gelsin. Kötü yönetilmekten bölücülüğe varıncaya kadar her türlü olumsuzluğa rağmen biz de tıpkı kurucu önderimiz Gâzi Mustafa Kemal Atatürk gibi bu milletten umudunu kesmeyenlerdeniz. Dahası Atatürk gibi bizim de bütün ümidimiz gençliktedir. “Oğuz’un uykusu ağırdır. Bıçak kemiğe dayanmadan uyanmaz.” diyen Oğuz/Bayat boyunun çerağı, Türk ulusunun aksakalı Dede Korkut’a (Korkut Ata) rahmet dileyip; “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.” diye Yaradan’a yakaran pîrimiz Mehmet Âkif Ersoy’un kaleme aldığı ve “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” dizesiyle başlayan İstiklâl Marşı’mızda Atatürk’ün en sevdiği bölümle noktayı koyalım:
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal!.
Aziz Dolu Atabey
Serik-20.01.2026










Yorumlar kapalı.