Havaalanları bir ülkenin vitrini derler. Yabancı daha uçağından inerken medeniyetle, akılla, düzenle tanışmalı. Bizde ise havaalanı, özellikle yaşlılarımız için vitrinden çok bir “dayanıklılık parkuru” gibi. İnsan sanki yolculuğa değil, seçmelere giriyor. Geçen gün bir amcamız anlatıyordu. Belinde kemeri, cebinde ilaçları, dizlerinde yılların yükü…
Havaalanında başına gelenleri öyle bir özetledi ki aslında hepimizin derdini tek cümlede topladı:
“Millet uzaya çıkıyor, biz hâlâ kemer çıkarıyoruz.”
Gerçekten de öyle. Dünya Mars’a koloni planları yapıyor, yapay zekâ ameliyatlara giriyor, sürücüsüz araçlar sokaklarda geziyor…
Bizim yaşlımız ise güvenlik noktasında ayakkabısını çıkar, kemerini çıkar, saatini çıkar, bozuk parayı çıkar, ceketini çıkar, poşete koy, geri al, tekrar giy, tekrar toparlan derken nefes nefese kalıyor.
Bu bir güvenlik meselesi mi? Elbette.
Ama aynı zamanda bir insanlık, kolaylık ve akıl meselesi değil mi?
Bir düşünün… 75 yaşında, kalp hastası bir teyze. Dizleri ağrıyor. El çantasında ilaçları var. Bir yandan anonslar, bir yandan kalabalık, bir yandan acele. Güvenlik görevlisi “Ayakkabıları çıkaralım.” diyor. Teyze eğilmeye çalışıyor. Bel fıtığı var. Çevrede kimse fark etmiyor. Çünkü sistem insanı değil, prosedürü görüyor.
Bizde çoğu zaman mantık değil, talimat çalışır.
Talimat varsa uygulanır. Kim olduğu, kaç yaşında olduğu, zorlanıp zorlanmadığı çok da önemli değildir.
Oysa başka ülkelerde yaşlıya, engelliye, çocuğa ayrı geçişler, ayrı kolaylıklar var. Kimseyi aşağılamadan, kimseyi yormadan güvenliği sağlıyorlar. Bizde ise güvenlik bazen güven vermekten çok insanı yoran bir törene dönüşüyor.
Bir de işin mesafe tarafı var. Kapılar arası uzun yürüyüşler. Genç için spor, yaşlı için eziyet. Oturacak yer az, yönlendirme karışık, yardım istemek zor. İnsan sağa sola bakıyor, kim görevli kim değil belli değil. Sistem insanı yönlendirmiyor, insan sistemi çözmeye çalışıyor.
Havaalanı dediğin yer hız üretir. Bizde ise yaşlılar için stres üretir.
Elbette güvenlik vazgeçilmezdir. Ama güvenlik akılla birleşmezse zulme dönüşür. Teknoloji var, tarayıcı var, biyometrik sistemler var, yapay zekâ var. Ama biz hâlâ insanları soyundurur gibi aratıyoruz. Sorun teknoloji eksikliği değil, bakış açısı eksikliği.
Biz çoğu zaman devleti korumayı, vatandaşı korumaktan önde tutuyoruz. Oysa devlet vatandaş için vardır. Özellikle de yaşlı için, engelli için, çocuğu için.
O amcanın cümlesi aslında bir serzeniş değil, bir aynadır: “Millet uzaya çıkıyor, biz hâlâ kemer çıkarıyoruz.”
Bu sadece kemer meselesi değil.
Bu, çağla aramızdaki mesafe meselesi.
Bu, insanı merkeze alıp almadığımız meselesi.
Bu, kolaylaştırmak yerine zorlaştırmayı alışkanlık hâline getirmemiz meselesi.
Belki de sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten güvenlik mi sağlıyoruz, yoksa insanları yormayı mı sistem sanıyoruz?
Eğer bir ülke yaşlısını rahat ettiremiyorsa, gençlerine ne vaat edebilir?
Eğer havaalanında bile insanı düşünen bir düzen kuramıyorsak, uzaya bakarken önce yere bakmamız gerekir.
Çünkü millet uzaya çıkarken, biz hâlâ insanımıza kemer çıkarttırıyorsak, sorun kemerde değil, zihniyettedir.











Yorumlar kapalı.