Bir an dur…
Derin bir nefes al.
Göğsündeki o ağır yükü, omuzlarındaki görünmez zincirleri hisset. Sonra yavaşça bırak onları. Ruhun aslında özgür doğdu. Sadece unuttu. Bugün onu eve götür.
Biz, bozkırın rüzgârıyla nefes alan, dağların sessizliğinde kulak kabartan, nehirlerin akışında kaderimizi gören bir toplumuz.
Atalarımız Gök Tanrı’nın maviliğinde, Umay Ana’nın bereketli kucağında, Ülgen’in ışığında ve Erlik’in derinliğinde doğayı ayrı bir varlık olarak değil, kendi ruhlarının bir parçası olarak gördüler. Ağaç keserken dua ettiler, su içerken şükrettiler, ava çıkarken hayvanın ruhuna izin istediler.
Çünkü bilirlerdi ki:
Dağ biziz, orman biziz, kurt biziz, kartal biziz.
Göktürk kağanlarının “Tengri” dediği gök, aynı göktür ki hâlâ başımızın üstünde döner. Oğuz’un kopuzunda yankılanan ezgi, aslında rüzgârın kayın ağaçları arasında fısıldadığıdır. Dede Korkut’un öğütleri, toprağın binlerce yıllık hafızasından süzülüp gelen seslerdir.
Biz doğayı fethetmedik.
Biz doğayla bütünleştik.
Bugün bile, bir ağacın altında oturduğumuzda içimizde bin yıllık bir bozkır uyanır. Bir dere kenarında sessizce durduğumuzda, atalarımızın atlarının nal seslerini duyar gibi oluruz. Gece yıldızlara baktığımızda, Göktürk yazıtlarındaki o kadim “Tengri” hitabını kalbimizde hissederiz.
Doğa bizim evimiz değil, biz doğanın yaşayan hafızasıyız.
Bu topraklarda doğmak, doğayla aynı kanı taşımak demektir.
Biz, doğayı seven değiliz. Biz, doğayız.
Ruhunu özgür bırak.
Ağaçların arasına, toprağın kokusuna, rüzgârın fısıltısına…
Doğa ile yeniden buluş.
O, seni zaten bekliyor.
Seni tanıyor.
Seni özlüyor.












Yorumlar kapalı.