Dün tahtaya tebeşirle harf yazıyordu.
Bugün adını mermer bir taşın üstüne yazdılar.
Fatma Nur Çelik öğretmen, eğitim verdiği okula bu kez omuzlarda geldi. Çocukların “Öğretmenim!” diye koştuğu kapıdan, bir tabut geçti. O kapı artık sadece bir kapı değil; bir milletin vicdan eşiğidir.
Bir öğrencinin defterinde yarım kalmış bir cümle var şimdi.
Belki “Hayalim…” diye başlıyordu.
O hayali kurmayı öğreten kadın, toprağın altına girdi.
Annesi sabah onu işe uğurlarken saçını düzeltti mi?
“Akşama erken gel” dedi mi?
Hangi anne, evladını mezara uğurlamak için büyütür?
Biz ne zaman bu kadar hoyrat olduk?
Ne zaman bir öğretmenin canı, bir öfke nöbetinden daha değersiz hale geldi?
Eskiden öğretmen, evladını emanet ettiğin ikinci anneydi. Mahallede sesi duyulunca çocuklar toparlanırdı. Şimdi bir annenin feryadı göğe yükseliyor ve biz ekrana bakıp susuyoruz.
Ne hastanede doktoru koruyabildik.
Ne okulda öğretmeni.
Ne de sokakta yürüyen tertemiz gençlerimizi.
Bir ülke, en çok en iyilerini kaybedince yoksullaşır.
Toprak kanı emer ama acıyı emmez. O acı kalır. Sınıfın boş sandalyesinde kalır. Öğrencinin gözünde kalır. Annenin yastığında kalır.
Fatma öğretmenin öğrencileri yarın derse girdiğinde, tahtaya kim bakacak?
Kim “Çocuklar, korkmayın, ben buradayım” diyecek?
Bir öğretmen öldürüldüğünde, aslında bir millet diz çöker. Çünkü öğretmen, geleceğin nöbetçisidir. Onu koruyamayan bir toplum, yarınını koruyamaz.
Bu yazı bir öfke değil sadece; bir yas yazısıdır.
Ama yas tutmak yetmez. Her cenazede “Yazıklar olsun” deyip dağılmak yetmez.
Bir daha hiçbir öğretmen, verdiği eğitimin ertesi günü kendi okuluna tabutla dönmesin diye…
Bir daha hiçbir çocuk, öğretmeninin mezarına karanfil bırakmasın diye…
Bir daha hiçbir anne, evladının tabutuna sarılıp “Ben seni bunun için mi büyüttüm?” demesin diye…
Ayağa kalkmak zorundayız.
Çünkü bugün bir sınıfın ışığı söndü.
Eğer susarsak, yarın bütün ülke kararacak.











Yorumlar kapalı.