26 Şubat 1992.
Takvim yaprakları düşmedi o gün; kanadı.
Kafkasya’nın ayazı, o gece yalnızca toprağı değil, insanlığın yüzünü de dondurdu. Dağlık Karabağ’ın bağrında bir kasaba vardı: Hocalı. Haritada küçük, acıda büyük. O gece yüzlerce Azerbaycan Türkü; kadın, çocuk, yaşlı demeden katledildi.
Bu bir “çatışma” değildi.
Bu bir “savaşın talihsiz sonucu” hiç değildi.
Bu, planlı bir kıyımdı.
Bazıları rakamları tartışır.
Biz mezar taşlarını sayarız.
Bazıları diplomasi cümleleri kurar.
Biz annelerin donmuş çığlığını duyarız.
Türk’ün hafızası arşivle değil, vicdanla çalışır.
Hocalı, yalnızca Azerbaycan’ın acısı değildir.
Hocalı, Türk milletinin ortak yarasıdır. Çünkü biz sınırlarla değil, kaderle bağlıyız. Bakü’de düşen bir gözyaşı, Ankara’nın yüreğine düşer. Gence’de üşüyen bir çocuk, İstanbul’un rüyasını kaçırır.
Kafkasya’da bir kasaba yakıldığında, Anadolu’da bir ocak sönmüş sayılır.
Bugün hâlâ dünyaya “insan hakları” dersi verenlerin bir kısmı, o geceyi görmedi.
Kör değildiler.
Bakmamayı tercih ettiler.
Çünkü mesele Türk olunca, bazı başkentlerde vicdan mesaiye geç kalır.
Ama biz geç kalmayız.
Biz unutmamayı biliriz.
Unutmak ihanettir.
Hatırlamak direniştir.
Hocalı, Dağlık Karabağ’ın kara lekesi değil sadece; insanlığın alnına sürülmüş utançtır. Ve o utancı temizleyecek olan şey, hakikatin ısrarıdır. Türk milleti, acısını bağırarak değil; hafızasında taşıyarak büyütür.
Bir millet düşünün ki, şehidinin adını çocuğuna verir.
Bir millet düşünün ki, yası matem değil, irade üretir.
İşte biz o milletiz.
Bugün Azerbaycan’ın yükselen her bayrağında, o gece toprağa düşenlerin hatırası vardır.
Her selada, her Fatiha’da, her “unutmadık” deyişimizde…
Çünkü biz biliriz:
Tarih, susanları değil; hatırlayanları yazar.
26 Şubat 1992.
Bir katliamın tarihi.
Ama aynı zamanda Türk’ün hafızasının mühürlendiği gün.
Unutmadık.
Unutmayacağız.
Unutturmayacağız.












Yorumlar kapalı.