Türkiye’de siyaset artık fikirlerin değil, iki ayrı dilin yarışı haline geldi. Bir dil metinlerde yaşıyor; süslü, keskin, tartışmasız. Diğer dil kürsülerde dolaşıyor; esnek, kaygan, duruma göre şekil alan.
Ve bu iki dil artık birbirini gizlemiyor—birbirini ele veriyor.
Partilerin tüzüklerini açıyorsunuz: İlkeler net. Çizgiler keskin. Taviz yok.
Kürsülere bakıyorsunuz: Netlik yok. Kararlılık yok. Aynı sözün arkasında durma iradesi yok.
Tüzük; siyasinin maskesi hatta korktuğu hukukun ardına saklandığı bir metin haline gelmiş durumda.
Çünkü mesele ilke değil—anlık siyasi ihtiyaç.
Bugün Türkiye’de sadece bir partinin değil, neredeyse bütün siyasi yapının ortak bir hastalığı var: Söylediğiyle savunduğu, yazdığıyla uyguladığı aynı değil.
Bir gün “kesin ve tartışmasız” denilen bir konu, ertesi gün “ama”, “fakat”, “şartlar” ile yeniden pazarlığa açılıyor.
Bir gün “asla” denilen şey, ertesi gün başka bir cümlenin içinde eritiliyor.
Bu bir değişim değil.
Bu, ilkenin yerini refleksin almasıdır.
Siyaset, toplumun gözü önünde aymaz hatta azgın bir bölünmeye ve Anayasaya aykırı istikamet sorunu yaşamakta.
Bugün görülen şey şu: İstikamet yok, sadece yön değiştiren cümleler var. Daha da tehlikelisi, bu durum artık gizlenmiyor. Herkes görüyor, herkes biliyor ama yine de aynı dil sürdürülüyor.
Sığındıkları mağara ise; Nasıl olsa seçmen unutacak, Gündem değişecek, Sözler buharlaşacak. Ama öyle olmuyor işte, Türk unutmuyor, not alıyor, hesap gününü bekliyor. Çünkü bu ülkenin insanı artık İlke ile pozisyon arasındaki farkı net bir şekilde görüyor.
Bugün “tüzükte başka, kürsüde başka” dediğimiz mesele, sadece bir söylem problemi değildir. Bu, doğrudan doğruya siyasi güven krizidir.
Devlet aklı olmayanların, hiç devleti olmamışların, hatta bir milleti ve ulusu dahi olmamışların siyasi zeminde dans etmelerinin getirdiği sarhoşluğun yansımalarını tecrübe ediyoruz.
Son söz basit ama ağır: Millet artık neyin yazıldığını değil, neyin yaşandığını görüyor.












Yorumlar kapalı.