Türkiye’nin dört bir yanında yükselen bir feryat var: “Bayrağımız yere düşmeyecek!” Bu slogan, son yıllarda artan terör saldırılarının gölgesinde daha da anlam kazanıyor. Nusaybin-Qamishli sınır hattında Türk bayrağını indirmeye kalkışan YPG/PKK yandaşlarının utanç verici eylemi, sadece bir bayrağa değil, milletimizin onuruna, şehitlerimizin kanına ve vatanımızın bütünlüğüne yapılmış bir hakarettir. İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı hızlıca soruşturma başlatıldı açıklaması yaptı, ancak bu olayın kökleri derinlerde.
AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü politikalar, bu “utanç zincirini” adım adım örmüştür: Habur’dan Ankara Gar’a, TUSAŞ’tan Yalova’ya, Çağlayan’dan Nusaybin’e uzanan bir zincir. AKP’nin terörle mücadele kisvesi altında muhalefeti susturması, insan haklarını çiğnemesi ve uluslararası ittifaklarını terör sponsorlarıyla kurması, bu zincirin en karanlık yönlerini oluşturuyor. Bu olayların çoğunda, dönemin valisi veya İçişleri Bakanı olarak Ali Yerlikaya’nın doğrudan sorumluluğu var; istihbarat zafiyetleri, güvenlik önlemlerinin yetersizliği ve politik kararlar nedeniyle kusurlu bulunduğu eleştirileri yükseliyor.
Habur Rezaletinin Başlangıcı: Teröristlere Davul-Zurnalı Karşılama ve Müzakere Politikalarının Bedeli
Her şey 2009’da Habur sınır kapısında başladı. O dönemde Şırnak Valisi olan Ali Yerlikaya‘nın gözetiminde, PKK militanları Irak’tan Türkiye’ye giriş yaptı. Hükümetin “Kürt açılımı” kapsamında, 8 PKK üyesi ve Mahmur Kampı’ndan 26 mülteci, Habur’da teslim oldu. Ancak bu “teslimiyet” bir zafer gösterisine dönüştü: Davul-zurna eşliğinde kutlamalar, PKK bayrakları ve zafer naraları. PKK’lı terörist Öcalan’ın çağrısıyla gelen bu grup, devlet tarafından adeta kucaklandı. Çadır mahkemelerde yargılanıp serbest bırakıldılar.
Bu olay, AKP’nin “çözüm süreci“nin ilk büyük hatasıydı. Teröristler başları dik yürürken, Türk bayrağı önünde alay eder gibi poz verdiler. Eleştiriler yükseldi: Milliyetçiler, bunu devletin aşağılanması olarak gördü. PKK ise bunu propaganda aracı yaptı. Habur, terörle müzakere yerine mücadele edilmesi gerektiğini unutturan bir utanç oldu. Bugün İçişleri Bakanı olan Ali Yerlikaya, o gün vali olarak bu sürece tanıklık etti – hatta yönetti; teröristlerin kutlama havasında karşılanması ve hızlı serbest bırakılması, Ali Yerlikaya‘nın kusurlu bulunduğu noktalardan biri, zira valilik görevi sırasında devlet onurunu koruyacak önlemleri almadığı eleştirileri yapılıyor. AKP’nin bu yaklaşımı, terör örgütlerini cesaretlendirdi ve sonraki yıllarda binlerce masumun canına mal oldu. Eleştirmenler, AKP’nin bu politikalarını “teröre kapı aralama” olarak nitelendiriyor, zira hükümet, muhalif sesleri “terör propagandası” ile sustururken, gerçek teröristlerle masaya oturmayı tercih etti. Bu zincirin ilk halkası, teröre kapı araladı ve sonraki felaketlerin zeminini hazırladı.
Ankara Gar Katliamı: İstihbarat Zafiyeti, Güvenlik Zaafı ve Hükümetin Sorumluluğu
2015’e geliyoruz: Ankara Garı önündeki barış mitingi, IŞİD’in kanlı saldırısıyla kana bulandı. 10 Ekim sabahı, iki intihar bombacısı kalabalığın ortasında patladı; 109 sivil hayatını kaybetti, 500’den fazla yaralı. Bu, Türkiye tarihinin en ölümcül terör saldırısıydı. Saldırganlar, Gaziantep bağlantılı IŞİD üyeleriydi. O dönemde Gaziantep Valisi yine Ali Yerlikaya‘ydı. İstihbarat raporları, saldırı ihtimalini işaret ediyordu, ancak güvenlik önlemleri yetersiz kaldı. Saldırganlardan biri, Suruç bombacısının kardeşiydi; bağlantılar ortadayken neden önlenemedi?
AKP iktidarı, bu katliamı “güvenlik zaafı” olarak kabul etmedi; hesap sorulmadı. Barış mitingi, PKK ile mücadele karşıtlarını hedef almıştı, ama IŞİD’in yükselişi, hükümetin Suriye politikalarının bir sonucuydu. Bayraklarımızın gölgesinde akan masum kan, utanç zincirinin ikinci halkasıydı. Bugün, bu zafiyetler hâlâ sorgulanmıyor; aksine, benzer hatalar tekrarlanıyor. Eleştirmenler, AKP’nin IŞİD’i “öfkeli çocuklar” olarak nitelendirmesini ve Suriye’de radikal gruplara göz yummasını, terörün yayılmasına zemin hazırlamak olarak görüyor. Hükümet, terörle mücadele adı altında muhalifleri hapse atarken, gerçek tehditleri göz ardı etti ve binlerce canı kaybetmemize neden oldu. Ali Yerlikaya, vali olarak istihbarat ve güvenlik koordinasyonunda kusurlu bulundu; saldırı öncesi uyarılara rağmen yeterli önlem alınmaması, onun doğrudan sorumluluğunda görülen bir ihmal.
TUSAŞ Saldırısı: Savunma Sanayimize Darbe, İstihbarat Körlüğü ve AKP’nin Suriye Politikalarının Acı Meyvesi
Zincirin bir diğer kritik halkası, 23 Ekim 2024’te Ankara Kahramankazan’daki Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) tesisine düzenlenen saldırı. Vardiya değişimi sırasında, iki PKK’lı terörist (biri kadın, biri erkek) taksiyle gelip patlayıcı ve uzun namlulu silahlarla saldırdı. Tesise girip rastgele ateş açtılar; 5 kişi şehit oldu (4 TUSAŞ çalışanı ve taksi şoförü), 22 kişi yaralandı. PKK, saldırıyı üstlendi ve TUSAŞ’ın ürettiği silahları gerekçe gösterdi.
Bu saldırı, Türkiye’nin savunma sanayisine vurulan bir darbe. TUSAŞ, milli projelerimizin kalbi: KAAN savaş uçağı, Kızılelma İHA’lar burada geliştiriliyor. Saldırganlar tesise nasıl bu kadar kolay girdi? Güvenlik kameraları her şeyi gösteriyor, ama istihbarat nerede? İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, saldırıyı “PKK’ya işaret etti” ama önleme neden başarısız? Saldırı, MHP lideri Bahçeli’nin Öcalan’a Lider edinerek “örgütü lağvet” çağrısından bir gün sonra oldu – tesadüf mü? Bu olay, hükümetin “çözüm süreci” takıntısının bir sonucu; müzakere yerine mücadele eksikliği, savunma tesislerimizi bile savunmasız bırakıyor. AKP’nin Suriye’de YPG/PYD’ye yönelik politikaları, IŞİD ve diğer radikalleri güçlendirirken, PKK’yı da cesaretlendirdi. Eleştirmenler, AKP’yi “terör sponsorluğu” ile suçluyor, zira hükümet, Suriye’de radikal gruplara destek verirken, kendi topraklarında istihbarat zaafı yaşıyor. Ali Yerlikaya, İçişleri Bakanı olarak kritik savunma tesislerinin güvenliğinden sorumlu; saldırının önlenememesi, onun istihbarat ve koordinasyon kusuru olarak değerlendiriliyor, muhalefet tarafından istifa çağrıları yapıldı.
Çağlayan Adliyesi ve Santa Maria: Adalet ve İnanç Hedefte, AKP’nin Baskı Politikaları
Benzer şekilde, 6 Şubat 2024’te İstanbul Çağlayan Adliyesi’ne DHKP-C militanları tarafından düzenlenen saldırı, utanç zincirine yeni bir halka ekledi. İki terörist, güvenlik noktasında ateş açtı; 1 sivil öldü, 3 polis ve 2 sivil yaralandı. Teröristler ölü ele geçirildi, ama saldırı nasıl önlenemedi? Adaletin kapısında güvenlik zaafiyeti, hukuk devletine darbe.
Bir başka utanç: 28 Ocak 2024’te İstanbul Sarıyer’deki Santa Maria Kilisesi’ne IŞİD saldırısı. Pazar ayini sırasında iki maskeli terörist ateş açtı; 1 kişi öldü. IŞİD üstlendi, saldırganlar Tacikistan vatandaşı çıktı. İstihbarat raporları olmasına rağmen neden durdurulamadı? Bu saldırı, azınlıklara yönelik nefretin ve göç politikalarının sonucu; IŞİD hücreleri ülkeyi tehdit ederken, hükümet “operasyon” nutukları atıyor. AKP’nin “terörle mücadele” bahanesiyle muhalifleri, gazetecileri ve akademisyenleri hapse atması, gerçek terör tehditlerini göz ardı etmesine yol açıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı raporları, AKP’nin terör yasalarını muhalifleri susturmak için kötüye kullandığını belirtiyor. Binlerce gazeteci ve muhalif “terör propagandası” ile yargılanırken, IŞİD gibi gruplar rahatça faaliyet gösteriyor. Ali Yerlikaya, İçişleri Bakanı olarak her iki saldırıda da kusurlu bulundu; adliye ve kilise gibi hassas noktalarda güvenlik zaafiyetinin önlenememesi, onun bakanlık yönetimindeki ihmalleri olarak eleştiriliyor, kamuoyunda hesap verme çağrıları artıyor.
Yalova’da Şehitler: Vatandaşlık Verilen Teröristler, Göç Politikaları ve Radikalleşme Tehlikesi
Daha yakın bir tarih: 29 Aralık 2025’te Yalova’da IŞİD operasyonu sırasında 3 polisimiz şehit düştü, 8 yaralı. Operasyon sırasında 6 IŞİD militanı öldürüldü; teröristlerin “Türk vatandaşı” olduğunu açıklayan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, teröristlerin vatandaşlığını kimin verdiğini açıklamadı. İstihbarat eksikliği mi, yoksa planlama hatası mı? Bu operasyon, bayram öncesi IŞİD saldırılarını önleme çabasının parçasıydı, ama şehitler verdik. Neden? Çünkü terörle mücadele yerine, teröristlere vatandaşlık veren bir sistem var.
Yalova, utanç zincirinin bir halkası: Habur’da teröristleri kucaklayan zihniyet, burada da kendini gösteriyor. AKP’nin göç politikaları, radikalleşmeyi körüklüyor. Şehit aileleri soruyor: Bu kanlar yerde mi kalacak? Eleştirmenler, AKP’nin Suriye’den gelen radikallere göz yummasını ve vatandaşlık dağıtmasını, iç güvenlik tehdidi olarak görüyor. Hükümet, muhalifleri “terörist” ilan ederken, gerçek radikalleri entegre ediyor. Bu politikalar, Türkiye’yi terörün yuvası haline getiriyor. Ali Yerlikaya, İçişleri Bakanı olarak vatandaşlık süreçlerini denetleme sorumluluğunda; teröristlere vatandaşlık verilmesi ve operasyon sırasında şehitler verilmesi, onun kusurlu bulunduğu bir başka nokta, zira göç ve entegrasyon politikalarındaki zafiyetler doğrudan bakanlığa bağlanıyor.
Nusaybin Saldırısı: Bayrağımıza Hakaret, Terörist Aklama Komisyonu ve Gülen Hareketi Kumpası
Ve son halka: 20 Ocak 2026’da Nusaybin sınırında Türk bayrağına saldırı. YPG/PKK yandaşları, Suriye tarafında bayrağımızı indirmeye kalkıştı. Bu, DEM Parti’nin protestosu sırasında yaşandı; polis müdahale etti, soruşturma başlatıldı. Saldırı, Suriye’deki terörist güçlerine yönelik operasyona tepkiydi, ama asıl hedef Türkiye’nin birliği.
Bu saldırı, AKP’nin “terörist aklama komisyonu“yla doğrudan ilgili. 2025’te başlayan PKK barış süreci, militanlara af ve reintegrasyon yasaları getiriyor. PKK’nın “kendini fesheden örgüt” olarak tanımlanması, üyelerin topluma kazandırılması planlanıyor. Bu, Habur’un modern versiyonu: Teröristler affedilecek, bayrağımıza saldıranlar serbest kalacak mı? Milli Savunma Bakanlığı, “son teröriste kadar” nutukları atıyor, ama teslim olanlar övülüyor. Bu ikiyüzlülük, Nusaybin gibi olayları doğuruyor. Ayrıca, AKP’nin “FETÖ” olarak etiketleyerek yüz binlerce masumu hapse atması, gerçek terörle mücadeleyi sulandırıyor. Eleştirmenler, bunu “siyasi cadı avı” olarak nitelendiriyor; hükümet, darbe girişimini bahane ederek muhalefeti ezerken, PKK ve IŞİD gibi tehditleri yönetemiyor. Ali Yerlikaya, İçişleri Bakanı olarak sınır güvenliği ve protesto yönetiminden sorumlu; bayrağa saldırının önlenememesi ve sonrasında yeterli önlemlerin alınmaması, onun kusurlu bulunduğu son örnek, muhalefet tarafından “devlet onurunu koruyamama” olarak nitelendiriliyor.
Asıl Sorumlu: Erdoğan ve Sistemi – Terör Sponsorluğu ve Otoriterlik
Bu zincirin mimarı, Recep Tayyip Erdoğan. 32 kez “BOP eşbaşkanıyım” diyen, ABD’nin Ortadoğu projelerinde rol alan lider. Sahte diploma iddiaları korunurken, gerçekler gizleniyor. AKP’li yargı, hesap sormuyor. Terörle mücadele yerine müzakere, bayrağımıza saldırıları artırıyor. Eleştirmenler, Erdoğan’ı “ISIS’e destek” ve “terör sponsorluğu” ile suçluyor; hükümet, Hamas gibi grupları ağırlarken, kendi vatandaşlarını terörle itham ediyor. Basın özgürlüğünü yok eden, muhalifleri hapse atan bu sistem, Türkiye’yi otoriter bir rejime dönüştürdü. Ali Yerlikaya gibi figürler, bu sistemin parçası; valilik ve bakanlık dönemlerindeki kusurlar, Erdoğan’ın atamalarıyla doğrudan bağlantılı.
Bayrağımız Yere Düşmeyecek, Ama Gerçek Mücadele Şart
Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak! Bu utanç zincirini kırmak için: Terörle müzakereyi bırakın, mücadele edin. İstihbarat zaafiyetlerini giderin, vatandaşlık politikalarını gözden geçirin. PKK’ya af yerine, hukukun üstünlüğünü sağlayın. Muhalefeti terörle itham etmek yerine, gerçek tehditlere odaklanın. Milletimiz Türk’tür, bayrağımız kutsaldır. Bu rezalete dur diyeceğiz – çünkü vatan için can verenler unutulmayacak.












Yorumlar kapalı.