Turan…
Bazılarının sandığı gibi bir harita meselesi değil.
Bir sınır çizgisi hiç değil.
Çünkü sınır dediğin şey, cetvelle çizilir.
Ama Turan, cetvelle değil… yürekle taşınır.
Bir zamanlar aynı atın izini sürenlerin,
aynı rüzgârda saçlarını savuranların,
aynı ağıdı farklı lehçelerle yakanların adıdır Turan.
Bugün bize “coğrafya” diye anlatılan şey, aslında bir kopuşun hikâyesidir.
Sınırlar çizildiğinde topraklar ayrılmadı sadece…
Hafızalar parçalandı.
Ve biz…
En büyük kaybı haritada değil, zihinlerimizde yaşadık.
Çünkü Turan, bir ülke olsaydı işimiz kolaydı.
Pasaportla gidilir, vizeyle girilirdi.
Ama Turan bir kimliktir.
Kimlik ise taşınır…
unutulursa ölür.
Bugün bir Türk, Orta Asya’da bir köyde duyduğu ezgide kendini buluyorsa,
Azerbaycan’da söylenen bir türküde gözleri doluyorsa,
işte orada Turan hâlâ yaşıyordur.
Ama acı olan şu:
Biz Turan’ı en çok anlatan nesil değiliz…
En çok unutan nesil olma tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Çünkü bize birlik değil, ayrılık öğretildi.
Ortak tarih değil, parçalanmış hikâyeler anlatıldı.
O yüzden Turan artık bir hedef değil çoğu kişi için…
Bir nostaljiye dönüştürülmek isteniyor.
Oysa Turan nostalji değildir.
Turan, hatırlamaktır.
Turan, kendine dönmektir.
Turan, “ben kimim?” sorusuna verilen en eski cevaptır.
Ve belki de en önemlisi…
Turan, bir gün kurulacak bir şey değil,
zaten var olanı yeniden fark etmektir.











Yorumlar kapalı.