Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı konuşurken çoğu kişi tartışmayı yalnızca ilk üç maddeye indirger. Oysa asıl mesele, bu üç maddenin ötesine geçen bir güvence sistemidir. Çünkü Anayasa, sadece “ne olduğumuzu” değil, “nasıl yönetileceğimizi” ve “hangi sınırlar içinde kalınacağını” da belirler. Ve bu sınırların bazıları, tıpkı ilk üç madde gibi, doğrudan ya da dolaylı şekilde dokunulmaz bir karakter taşır.
Türk Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan bir millet, sadece bağımsızlığını kazanmakla yetinmedi; o bağımsızlığın tekrar gasp edilmemesi için hukuki zırhını da oluşturdu. İşte bu yüzden Anayasa’nın 4. maddesi, çoğu zaman gözden kaçırılsa da aslında en sert hükümlerden biridir: İlk üç maddenin değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Yani mesele sadece içerik değil, o içeriğin tartışma konusu yapılmasının bile yasaklanmasıdır. Bu, hukukta nadir görülen kadar kesin bir iradedir.
Ancak burada durmaz. Anayasa’nın 6. maddesi açıkça şunu söyler: “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.” Bu hüküm teknik olarak değiştirilebilir maddeler arasında yer alsa da, gerçekte Cumhuriyet’in omurgasıdır. Çünkü egemenliği milletten alıp başka bir odağa vermek, dolaylı olarak birinci maddeyi yani Cumhuriyet ilkesini ortadan kaldırmak anlamına gelir. Yani kağıt üzerinde değiştirilebilir gibi görünen bu hüküm, özünde değiştirilemez maddelerin ruhuna bağlıdır.
Benzer şekilde 2. maddede geçen “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” tanımı da zincirleme bir güvence yaratır. Laiklik ilkesine dokunmaya çalışmak, sadece bir kavramı değiştirmek değil; eğitimden hukuka, devlet yapısından toplumsal düzene kadar her şeyi kökten sarsmak demektir. Aynı şekilde “hukuk devleti” ilkesini zayıflatmak, keyfiliği meşrulaştırmak olur ki bu da doğrudan Cumhuriyet’in varlık sebebiyle çelişir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu sistemin en önemli özelliği, kendi kendini koruyabilmesidir. Bu yüzden sadece açıkça “değiştirilemez” denilen maddeler değil, o maddeleri ayakta tutan hükümler de fiilen aynı koruma altındadır. Örneğin Anayasa’nın başlangıç kısmı ve temel haklara ilişkin hükümler, devletin karakterini belirleyen çerçeveyi çizer. Bu çerçeve ortadan kaldırıldığında geriye Anayasa’nın adı kalır, kendisi kalmaz.
Bugün bazı çevreler, “ilk üç maddeye dokunmuyoruz ama diğerlerini değiştirebiliriz” diyerek meseleyi daraltmaya çalışır. Ancak bu yaklaşım, Anayasa’yı bir bütün olarak okumamaktan kaynaklanır. Çünkü Anayasa bir zincirdir; halkaları birbirine bağlıdır. Bir halkayı kopardığınızda zincirin tamamı işlevsiz hale gelir. Egemenlik ilkesini zayıflatırsanız Cumhuriyet zarar görür, hukuk devletini aşındırırsanız demokrasi çöker, laikliği tartışmaya açarsanız devletin tarafsızlığı yok olur.
Büyük Taarruz’da kazanılan zafer nasıl ki sadece bir cephe başarısı değil, bir milletin kaderini belirleyen bir dönüm noktasıysa; Anayasa’nın bu hükümleri de sadece hukuki maddeler değil, o kaderin korunma mekanizmasıdır. Bu yüzden “değiştirilebilir” etiketi taşıyan her madde, aslında sistemin bütünlüğü içinde değerlendirilmek zorundadır.
Açık konuşmak gerekir: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda sadece üç madde değil, o üç maddeyi ayakta tutan tüm hükümler kırmızı çizgidir. Kimse bu gerçeği görmezden gelerek Anayasa’yı parça parça değiştirebileceğini sanmasın. Çünkü bu metin, masa başında yazılmış sıradan bir sözleşme değil; bir milletin varoluş manifestosudur.
Yüce Türk Milleti Sakarya Meydan Muharebesi’nde geri adım atmadıysa, bugün de kendi devletinin temelini tartışmaya açanlara karşı bir adım geri atmaz. Anayasa’nın ruhuna uzanan her niyet, karşısında sadece bir hukuk metnini değil; yüz yıl önce canını ortaya koymuş bir milletin iradesini bulur. O irade ne eğilir, ne bükülür, ne de pazarlık konusu yapılır. Buna kalkışanlar şunu bilsin: Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline dokunmak, sadece bir değişiklik talebi değil, doğrudan o temeli yıkmaya teşebbüstür. Türk milleti, kendi temelini yıktıracak bir millet değildir…












Yorumlar kapalı.