Tarih bazen bağırmaz. Fısıldar.
Ama o fısıltıyı duyabilmek için insanın içinde biraz vicdan, biraz da utanma kalmış olması gerekir.
Çete Emir Ayşe…
Bir isimden fazlası.
Bir turnusol kâğıdı.
Bugünü ölçmek için birebir.
Bir kadın düşün…
Eşini Çanakkale Savaşı’nda kaybetmiş.
Hayat zaten ona acımamış. Ama o, hayata acımayı seçmemiş. Çünkü bazı insanlar için yaşamak, nefes almak değildir. Onurlu durmaktır. Ve o durdu. Ama nasıl?
Bugünün insanı anlamakta zorlanır…
Çünkü bugünün insanı “konforunu” kaybetmekten korkar. O ise küpesini kaybetmeyi göze aldı.
Küpe…
Bir kadının süsü değil sadece.
Hatırası. Geçmişi. Belki son kalan değeri. Sattı.
Bir kadının “süsünü” değil, bir milletin “susmayacağını” satın aldı o hareket.
Bugün biz ne satıyoruz?
Üç kuruşluk çıkar için sessizliğimizi mi?
Haksızlık karşısında suskunluğumuzu mu?
Yoksa daha kötüsü… alışkanlıklarımızı mı? Çünkü alışmak, en tehlikeli çürümedir.
Mustafa Kemal Atatürk Anadolu’da direnişi başlattığında, herkes lider değildi.
Ama herkes bir şeydi.
Kimi mermi taşıdı.
Kimi ekmek yaptı.
Kimi dua etti. Ama kimse “bana ne” demedi.
Bugün en çok kurduğumuz cümle bu: “Bana ne.”
İşte o yüzden bazı hikâyeler sadece geçmişi anlatmaz…
Bugünü de tokatlar.
Emir Ayşe “Efe” oldu.
Kolay mı?
Değil.
“Efe” olmak demek, sadece silah taşımak değil… sorumluluk taşımaktır.
Bugün sorumluluktan kaçanların çok olduğu bir çağdayız.
Ama sorumluluk almadan kahramanlık bekleyenlerin daha da çok olduğu bir çağdayız.
Herkes güçlü görünmek istiyor. Ama kimse bedel ödemek istemiyor.
O ödedi. Ve bu yüzden unutulmadı. Çünkü bu millet bir şeyi asla unutmaz: Kimin gerçekten bedel ödediğini.
Şimdi dürüst olalım.
Biz Emir Ayşe’nin torunları mıyız… yoksa sadece onun hikâyesini tüketenler mi?
Arada çok fark var.
Biri tarih yazar.
Diğeri sadece okur.
Biri küpesini satar.
Diğeri değerlerini.
Ve tarih… ikisini asla aynı yere yazmaz.












Yorumlar kapalı.