Türkiye, 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğinde, bu dönüşüm çoğunlukla “siyasi istikrar” ve “hızlı karar alma” söylemleriyle savunuldu. Ancak aradan geçen yıllar, bu değişimin yalnızca siyasi yapıyı değil; ekonomik işleyişi, kamu kurumlarının karakterini, hukuk düzenini ve toplumun tamamını etkileyen geniş bir dönüşüm yarattığını gösterdi. Bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca küresel gelişmelerle ya da dönemsel politika hatalarıyla açıklamak, meseleyi eksik okumak olur. Çünkü bir ülkede ekonomi, yalnızca alınan kararların değil; o kararların hangi sistem içinde, hangi kurumlar aracılığıyla ve ne ölçüde denetlenerek alındığının bir sonucudur.
Devlet yönetiminde güç dağılımı, sadece kararların hızını değil, niteliğini ve sürdürülebilirliğini de belirler. Yürütme gücünün belirgin biçimde merkezileştiği bir yapıda, denge ve denetleme mekanizmalarının zayıflaması kaçınılmaz hale gelir. Oysa modern devletin gücü, tek elde toplanmasından değil; farklı kurumlar arasında paylaştırılmış, denetlenebilir ve hesap verebilir bir yapı kurulmasından gelir. Bu denge zayıfladığında, yalnızca siyaset değil, ekonomi de kırılgan hale gelir.
Hukukun üstünlüğü bu çerçevenin temelini oluşturur. Kuralların öngörülebilirliği, yargının bağımsızlığı ve idarenin işlemlerinin denetlenebilirliği, ekonomik güvenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu alanlarda ortaya çıkan belirsizlikler, yatırım kararlarını doğrudan etkiler. Çünkü ekonomi, yalnızca bugünün değil, yarının da hesabını yapmayı gerektirir. Hukuki zeminin tartışmalı hale geldiği bir ortamda, uzun vadeli plan yapmak giderek zorlaşır.
Denetim mekanizmalarının etkinliği de aynı ölçüde önemlidir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını denetleyen yapıların zayıflaması, mali disiplinin sorgulanmasına yol açar. Kaynak tahsisinin rasyonel kriterlerden uzaklaşması, yalnızca bütçe dengesini değil, enflasyon ve gelir dağılımı gibi alanları da etkiler. İdari kararların yargısal denetime tabi olma gücünün zayıfladığı bir ortamda ise, ekonomik düzenlemeler daha öngörülemez hale gelir. Bu da piyasalar açısından ciddi bir belirsizlik kaynağıdır.
Bu kurumsal dönüşümün en somut hissedildiği alanlardan biri para politikasıdır. Merkez bankalarının temel işlevi, fiyat istikrarını sağlamak ve piyasalara güven vermektir. Bu işlevin yerine getirilebilmesi ise büyük ölçüde kurumsal bağımsızlığa bağlıdır. 2017 öncesinde para politikası karar mekanizması ve üst düzey atamalar, daha kolektif bir yapı içinde şekilleniyor; belirli görev süreleri, kurumsal süreklilik açısından bir güvence oluşturuyordu. Bu tür düzenlemeler, para politikasının kısa vadeli siyasi etkilerden görece uzak tutulmasını amaçlıyordu.
Sonraki dönemde atama yetkisinin tek elde toplanması ve görev sürelerine ilişkin fiili uygulamaların değişmesi, para politikası açısından farklı bir tablo ortaya çıkardı. Merkez Bankası başkanlarının sık değişmesi, görev sürelerinin öngörülebilir olmaktan çıkması ve politika yönelimlerinin kısa aralıklarla farklılaşması, piyasalarda güven sorununu derinleştirdi. Para politikasının en önemli unsurlarından biri olan “beklenti yönetimi”, bu tür dalgalı ortamlarda zayıflar. Çünkü piyasa aktörleri yalnızca bugünkü karara değil, yarın ne olacağına bakarak hareket eder.
Bu durum, enflasyonla mücadeleyi de zorlaştırır. Enflasyon yalnızca para arzının bir sonucu değil; aynı zamanda güvenin ve beklentilerin bir ürünüdür. Eğer para politikasının yönü sık sık değişiyor, alınan kararların sürekliliği konusunda tereddüt oluşuyorsa, enflasyon beklentileri kalıcı hale gelir. Böyle bir ortamda fiyat artışlarını kontrol altına almak giderek zorlaşır. Nitekim son yıllarda yüksek enflasyonun kalıcı bir özellik kazanması, bu yapısal sorunun en görünür sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.
Ekonomide yaşanan bu dalgalanma, toplumun tüm kesimlerine farklı şekillerde yansır. Alım gücündeki düşüş, üretim maliyetlerindeki artış, yatırım iştahındaki zayıflama ve genel ekonomik belirsizlik, yalnızca belirli bir grubu değil, geniş bir toplumsal alanı etkiler. Esnafından sanayicisine, çalışanından üreticisine kadar farklı kesimler, bu sürecin farklı yönlerini hisseder. Ekonomik istikrarsızlık yaygınlaştıkça, toplumsal güven duygusu da zedelenir.
Bu tablo yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir. Eğitimden tarıma, sanayiden sağlığa kadar birçok alanda görülen politika dalgalanmaları, uzun vadeli planlama kapasitesinin zayıfladığını gösterir. Eğitim sisteminde sık yapılan değişiklikler, insan kaynağı kalitesini etkilerken; tarım politikalarındaki belirsizlik gıda fiyatlarını, sanayi politikalarındaki tutarsızlık ise üretim yapısını doğrudan etkiler. Bu alanların tümü, ekonomik performansla doğrudan bağlantılıdır.
İçeride yaşanan bu gelişmeler, dış politika ile birleştiğinde daha geniş bir etki alanı yaratır. Uluslararası ilişkilerde öngörülebilirliğin azalması, ekonomik risk algısını artırır. Hukukun üstünlüğü, kurumsal yapı ve para politikası bağımsızlığı gibi unsurlar, dış dünyada bir ülkenin güvenilirliğini belirleyen temel faktörler arasında yer alır. Bu alanlarda ortaya çıkan soru işaretleri, yatırım kararlarından finansman maliyetlerine kadar geniş bir yelpazede etkisini gösterir.
Ekonomik krizler çoğu zaman tek bir nedene indirgenemez. Türkiye’de yaşanan tablo da çok katmanlıdır. Ancak bu katmanların merkezinde, sistemin işleyiş biçimi ve kurumların ne ölçüde bağımsız ve etkin olduğu yer alır. Güçlü bir ekonomi, yalnızca doğru politikalarla değil; bu politikaları üreten ve uygulayan kurumların güvenilirliğiyle mümkündür. Kurumların zayıfladığı, denge ve denetleme mekanizmalarının etkisini kaybettiği bir yapıda, ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi oldukça güçtür.
Sorun yalnızca ekonomi yönetimi değildir. Mesele, ekonominin hangi kurumsal yapı içinde üretildiği, hangi hukuk düzenine dayandığı ve bu yapının toplumun tamamına nasıl yansıdığıdır. Para politikasından eğitime, yargıdan dış politikaya kadar uzanan geniş bir alanda yaşanan sorunlar, birbirinden bağımsız değil; aynı sistemin farklı yansımalarıdır. Bu nedenle çözüm arayışı da parçalı değil, bütüncül bir yaklaşımı gerektirir. Çünkü bazen sorun, tek tek kararlarda değil; o kararların alındığı sistemin kendisinde saklıdır.
Bu yazıyı kaleme almama vesile olan Avukat Hande Özgen’e teşekkür ederim.












Yorumlar kapalı.