
Tarihin gördüğü en kanlı terör örgütlerinden biri PKK’dır kuşkusuz. Bu eli kanlı cinayet şebekesi bölgede neler yaptı neler. Daha doğrusu neler yapmadı ki?!. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 50.000’den fazla insanın kanına girdi. Girmeye de devam etmekte.. Peki, PKK 40 yıllık bir sorun mu? Hayır.. Sorunun kökeni birkaç yüzyıllık.. 1500’lü yıllarda Gurmanç (Kürt) beylerine/oymaklarına (aşiret) Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleşme izninin yanında askerlik ve vergi muafiyeti gibi ayrıcalıklar da verildi. Ermenilere, Greklere (Rumlar) tanınan hakların, ayrıcalıkların ise ölçüsü sınırı (haddi hesabı) yoktu. 1800’lü yıllarda getirilen eşitliğe dayalı anayasal yurttaşlık ilkesi bölgedeki bazı beyler/oymaklar ile birlikte şıhların (şeyh), mollaların (mulla, melle/mele) da hoşuna gitmedi. Oymak beylerinden Bedirhan, Devlet-i Âli’ye (Osmanlı) karşı ayaklandı. Zaten imparatorluğun her köşesinde, her gün bir ayaklanma çıkıyordu. Çıkarları zedelenen kimi beyler ile şıhlar-mollalar da Bedirhan’a destek verdi. Ayaklanma kısa sürede bastırıldı. Bölgede Devlet-i Âli’den günümüze kadar gelen ve Arap, Ermeni, Süryanî, Nasturî, Kürt (Gurmanç) gibi adlarla anılan bir dizi kalkışma ve her defasında bir dizi bastırma.. Taşnak(-sutyun) terörü, Hoybun terörü, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, TİKKO, ASALA derken PKK ortaya çıktı.
PKK köyleri, mezraları basarak yıllarca toplu kıyım (katl-i âm) yaptı. Hem de kundaktaki -ağzı süt kokan- bebeklere varıncaya kadar.. Köy yollarına mayınlar döşeyip, köy dolmuşlarını (minibus) taradı. PKK’nın kanlı eylemlerini, cinayetlerini, toplu kıyımlarını açılım-saçılım yüzünden yüreği yangın yerine dönmüş olan Jirki oymağı (Jirka aşireti) reisi H. Cemil Öter’e sorun. 75 yaşındaki Musa Emmiyi nasıl roketle paramparça ettiklerini; Beytüşşebap merkezde en küçüğü 3 yaşında erkek ve en büyüğü 9 yaşında olan iki kız toplam üç kardeşi oturdukları evle birlikte nasıl diri diri yaktıklarını; Güneyyaka’da aynı aileden 10 kişiyi nasıl kurşuna dizdiklerini; yine aynı yörede camide ezan okuduğu için evinden aldıkları İmam Salih Efendi’yi caminin kapısında nasıl öldürdüklerini; Cizre’ye alışverişe giden Ali Gökçe adlı Jirkili bir gencin yakalanıp telefon direğine 12’lik çivilerle çakılmak suretiyle nasıl işkenceyle öldürüldüğünü; çobanlık yapan 18 yaşındaki bir başka akrabasının nasıl koyun gibi boğazlanıp, koyunlarının yağmalandığını bir bir anlatsın size. Yine başka yerlerde, başka terör mağdurlarına sorun; vatandaşlarımızın kimini yatağında uyurken kimini köy meydanına toplanıp da nasıl kurşuna dizdiklerini, mallarına mülklerine nasıl çöktüklerini, evlerini-ağıllarını nasıl yağmaladıklarını, aile üyelerinin gözleri önünde kadınların-kızların ırzına nasıl geçtiklerini… Arap ülkeleri, Avrupa ülkeleri, ABD’si, Rusya’sı, İran’ı, İsrail’i kısacası Türkiye’nin gelişip güçlenmesini istemeyen tüm şer odakları bu insanlık dramına, bu vahşete yıllarca sessiz kaldılar. Kaldıkları gibi de terör örgütüne her türlü silah ve lojistik desteğini sağladılar. Günden güne palazlanan örgüt bölgedeki kamu görevlilerine; askere, polise, öğretmene, imama, sağlık çalışanına, karayolları çalışanına ayrım yapmaksızın ve acımasızca saldırdı. Başbağlar, 33 er gibi yüzlerce toplu kıyım eylemi Cumhuriyet tarihine kapkara günler olarak kazındı. Yine bu süreçte köyler, mezralar basılarak ortaokul çağına gelmiş erkek ve kız çocukları zorla dağa kaldırıldı. Buralarda kız çocuklarına tecavüz edildi. Direnenler, gebe/yüklü (hamile) kalanlar infaz edildi. Susturulan, pusturulan bu masum, bu zavallı çocuklar kanlı terör eylemlerinde kullanıla kullanıla zamanla eli kanlı birer katile dönüştürüldü. Emperyalizmin pis işlerini yapan kiralık katillere..
20 yaşına gelmiş erkekler -sözde- askerî yükümlülük adı altında zorla PKK terör örgütüne alındı. Bunu da adı İşçi Partisi (Partiya Karkeren) olan örgütün -değişmediyse- şimdiki adı Dem Parti olan -Papa’nın Abdest Suyu Partisi dense yeridir- siyasal uzantısı üzerinden yaptı. Bölgedeki gençlerin askere gitmesini engellemek ve böylelikle bölgede asker kaçağı sayısını arttırarak devlet erkini, etkisini zayıflatmak için özellikle de ilçe ve köylerde yaşayanlara “askere gitmeyin” telkini (propaganda), baskısı yaptı. Oğlu askere giden ailenin evde kalan diğer erkek ve kimi zaman da kız çocuğu ya vurularak öldürüldü ya da el konularak dağa kaldırıldı. Örgüte rağmen oğlunu askere göndermiş aileler böylelikle cezalandırılmış oldu. Bu cezalandırma yöntemi devlet yanlısı kamu görevlilerine karşı da acımasızca uygulandı. Örnek mi istiyorsunuz; Batman nüfusuna kayıtlı Çınar İlçe Millî Eğitim Müdürü Mehmet Mecit Yalçın 1993’te Diyarbakır-Çınar karayolunda şehit edilirken, aynı araçta bulunan oğlu dağa kaçırıldı. Üstelik de ağır sağlık sorunları yüzünden hastanede yatan diğer oğlunun yanından dönerken.. Tehditler yüzünden Karaman’a tayini çıkan ama hasta oğluna kan nakli yapılması gerektiği için ilişiğini kesemeyen şehit müdürün suçu neydi peki? Çınar’da 1-2 ortaokul, 10 kadar ilkokul varken ilçede eğitim hamlesi başlatması; ilçeye yeni binalar, liseler kazandırmasıydı. Şehidin Diyarbakır Halk Eğitim’den emekli olan Mardinli eşi Türkan Hanım, terör örgütünün kendilerini SHP’den seçilen dönemin Çınar Belediye Başkanı aracılığı ile tehdit ettiğini belirterek, doğrudan belediye başkanını suçlamıştı. Bu cinayette, ODTÜ’nün romantik devrimci ikliminden gelen ve 3-5 oy uğruna terör örgütü PKK’nın siyasî uzantısını Gâzi Meclis’e sokan SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün de sorumluluğu (vebal) vardı elbette. SHP’nin başında Ecevit, Baykal gibi bir genel başkan olmayınca hatalar peş peşe geldi. Hatta o dönem SHP’yi eleştiren Bülent Ecevit şöyle demişti: “CHP, Kuvayımilliye’den doğmuş bir partidir. Sırf Güneydoğu’da biraz daha fazla oy alabilmek uğruna, Türkiye’yi bölmek istediklerini açıkça dile getiren kimseleri sırtında Meclis’e taşımış olan bir parti asla CHP’nin mirasçılığı iddiasında bulunamaz.” Yine o dönem bölgedeki özel harekât polislerinin dağıtılarak, ülkenin batı bölgelerine tayin edilmesi bir başka hataydı. Bölge halkı terörün insafına daha doğrusu insafsızlığına terk edilmişti. Bölgedeki cezaevi kadrolarıyla ilgili yöneltilen bir soruya “Kadroları örgütüme vermeyip de milliyetçilere mi verseydim?” şeklinde yanıt veren -sözde- Adalet Bakanı Mehmet Moğultay’ın zaten kendisi başlı başına bir hataydı. O zaman bu zamandan farklıydı. Aradaki farkı gözden kaçırmamalısınız. Türkeş’in ülkücüleri Ozan Ârif sayesinde Şemdinli’den mektup yazan Çopur Osman Emmimize kulak verip, çocuklarını davul-zurna eşliğinde askere gönderirken; Bahçeli’nin ülkücüleri Mustafa Yıldızdoğan’dan “Ölürüm Türkiye’m” dinleyip -tıpkı Mustafa Yıldızdoğan gibi- oğlunu “bedelli” gönderme derdinde ne de olsa. Şehit Milli Eğitim Müdürü Mehmet Mecit Yalçın’ın, Orgeneral Eşref Bitlis’in şehit olduğu akşam ailesini toplayıp Bitlis Paşa için Yasin okuduğunun da altını çizelim. Bölgede Yasinlerle uğurlanan bir diğer vatan evladı da Diyarbakır Emniyet Müdürü iken şehit edilen Ali Gaffar Okkan’dı bildiğiniz gibi.
Terör örgütü PKK bölgedeki esnaftan yıllardır haraç toplamakta.. Yine kayırma (iltimas, torpil) yoluyla belediyelerde ve diğer kamu kurumlarında işe soktuğu işçi-memur kesiminden yıllarca aidat adı altında haraç aldı. Örgüt bazı illerinde defalarca kepenk kapatma eylemleri yaptı. Eylemler kimi zaman bir gün kimi zaman birkaç gün sürdü. Devleti aciz göstermek, Türk ve dünya kamuoyunu “halk desteğimiz var” yalanına inandırmak için yapıldı bütün bu eylemler.. Eyleme katılmayan esnaftan yüklü haraçlar alındı, direnenlerin işyerleri yakıldı ve hatta kimileri infaz edildi. Böylece bölge halkı daha da yoksullaştı. Yoksulluk neyi getirir; devrimi.. Rusya’da, Çin’de, Güney Amerika’da olduğu gibi.. Ama terör üzerinden birileri zenginleşti. Selahattin Demirtaş’ın kardeşi gibi!.. Sahibi olduğu Diyar AŞ üzerinden PKK’nın siyasal uzantısı olan partinin kazandığı tüm belediyelere, belediyelerin yaptığı ihalelere çöktü. Kandil’e ne kadar kaynak aktarıldığını ise Tanrı bilir.
Terör örgütü PKK -sözde- Halk Mahkemeleri kurdu. Örgüt üyesi ve/veya yandaşı olan kişiler üzerinden kurgulanan düzmece mahkemelerle bölgede devlet erki (idare, otorite) yok hükmünde sayılmaya çalışıldı. Bu tür saçma güldürü (absürt comedy) kurgularında Meclis’teki bölücüler ve bölgedeki örgüt yanlısı mollalar (mulla, mele) da rol aldı. Devlet yanlısı olan veya tarafsız kalan kişiler bu düzmece mahkemelerde yargılanıp infaz edildi. Şanslı olanlar malını mülkünü örgüte verip canını, namusunu kurtarabildi. Yargı dağıtma işindeki kârı (rant) gören örgüt bu kez halk arasındaki yasal (kanunî) sorunlara da el atarak paralel mahkeme hizmeti vermeye başladı. Zorla hizmet alımı demek daha doğru.. Örneğin birkaç yıl önce Yüksekova/Esendereli bir yurttaşımız evinin ve de çocuklarının gözü önünde vuruldu. Vuran tarafın terör örgütüne başvurması ile -sözde- halk mahkemesi devreye girdi. Katil etkili (nüfuzlu) ve zengin olunca terör örgütü PKK’nın baskısı ve birkaç yüz bin liralık kan parası sonucu derin sular durulmuş oldu. Bu olayda terör örgütünün ne kadar rüşvet aldığını ise yine Tanrı (Hüda) bilir. Ama Van/Başkale ve Yüksekova/Esendere’nin İran üzerinden kaçak yolla giren akaryakıt ve uyuşturucu için geçiş noktası olduğunu dahası örgütün denetiminde (control), gözetiminde yapıldığını yörede yaşayan hatta yörede görev yapan herkes bilir. Örgütün izni olmadan kimsenin kaçakçılık yapamayacağını da yine aynı şekilde.. Bölgedeki abartılı zenginliğin kaynağı bu tür kaçakçılık faaliyetleridir. Birilerinin bilip bilmeden yok Farsça yok Kürtçe deyip durduğu Huda sözcüğünün kökeni Türkçedeki “kut” sözcüğüne dayanır bu arada.
Ülkesini, ulusunu seven bir kişi olan H. Cemil Öter Emmimizin de “haklı olarak” sitem ettiği üzere şimdi bu cinayet şebekesi mi bölgedeki mağdurların, masumların temsilcisi olacak? Temcit pilavına dönen bilmem kaçıncı açılımınızla ilgili olarak bölgede veya başka yerlerde PKK vahşetine maruz kalmış, terörden zarar görmüş Türkmenlere (Ogur/Oğuz), Tatarlara, Kürtlere (Gurmanç), Kıpçaklara, Zazalara, Çerkezlere gidip de onların ne düşündüğünü, ne hissettiğini sordunuz mu hiç? Örneğin bölgede PKK’ya karşı ilk silahlı direnişi başlatan ve ailesinin 30, oymağının 300 dolayında şehit verdiği söylenen ve kendisi de bir terör gâzisi olan Goyan oymağı reisi Hazım Babat’a… CIA’sal -affedersiniz- Siyasal İslamcıların seçim meydanlarında CHP’ye daha doğrusu İsmet İnönü’ye karşı sık sık koz olarak kullandıkları “Boraltan utancı”ndan geri kalır yanı var mı bu aymazlığın, bu sapkınlığın? Kurucu önderimiz Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle gafletin, dalaletin!.. Şimdilerde birileri çıkmış artist olmak için Yeşilçam yollarına düşen çeyrek akıllı avratlar gibi açılıp saçılıyor. Işıkçısından kameramanına varıncaya kadar ne kadar örgüt yardakçısı varsa hepsinin istek ve arzularına “Yes be anem!” diyor. Demekle de kalmıyor, kaçak göçek yollardan Ada vapuruna binip yönetmenle kaçamak yapmak için can atıyor. “Okyanusun beri tarafındaki adada yaşayan senarist, okyanusun öte yakasındaki villada yaşayan film yapımcısı bu işe ne der?” diyen yok. Şehit Ali Gaffar Okkan’a yapılan suikasta adı karışanlarla vitrin pozları verenler de cabası.. Bir zamanlar birilerine mesaj vermek için seslendirilmiş olan “Benim meskenim dağlardır, dağlar” şarkısı eşliğinde deyim yerindeyse birileri aranıyor. Ne diyelim; arananlar belasını da bulur Mevlâ’sını da.. Bölgede yaşadığı dahası terörden zarar gördüğü halde “Stockholm sendromu”na yakalanıp da terör örgütü üyesi ve/veya yandaşı olanlara örneğin Türkçe konuşanlara baskı yapan, şehit ve gâzi yakınlarını çöpçü yapıp terörist yakınlarının kapısının önünü süpürten Batman Belediyesindeki Dem’lilere gelince; “mollalar sizi memur bile yapmazken, Saddam tepenize kimyasal bomba atarken, Esad kimlik kartı bile vermezken gık demeyip de -terör vekilliği dâhil- her halt olabildiğiniz Türkiye’den ne istiyorsunuz diye soralım ve sözü Ömer Hayyam’a bırakalım:
Cellâdına âşık olmuşsa bir millet
İster ezan ister çan dinlet.
İtiraz etmiyorsa sürü gibi, illet
Müstahaktır ona her türlü zillet.
Geçmişte Sol partileri kullanan, şimdilerde ise Sağ partilerle “birlikte yol yürüme” kararı alan bölücü terör örgütü ve iyilik/uğur (hayr) getirmeyeceğini düşündüğümüz terör örgütüyle pazarlık süreci karşısında bizim Yüce Tanrı’dan dileğimiz Türk ulusunu; ulusun birliğini, dirliğini korumasıdır. Beklentimiz (temenni) ise Türk ulusunun bir an önce silkinip özüne dönmesi, kendine gelmesidir. “Türkleri silinmekten kurtaracak olan “milliyet” fikridir. Türk, Türkleştikçe kuvvetlenir.” diyen çerağımız Mehmet Ziya Gökalp’a, “Bir olalım, iri olalım, diri olalım!” diyen pîrimiz Hacı Bektaş Veli’ye rahmet..
Aziz Dolu Atabey
Serik-08.12.2025













Yorumlar kapalı.