Aziz Dolu (Atabey)
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Türkiye’nin Çakalla Dansı

Türkiye’nin Çakalla Dansı

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Johnson Mektubu ve sonrasında ABD’ye çağrılan İnönü’ye, Başkan Johnson birtakım uydu fotoğrafları göstererek “Görüyorsunuz ya, bahçenizde gezerken bile fotoğrafınızı çekebiliyoruz.” der. Bu bir tehdittir aslında ve İnönü yurda döner dönmez Time dergisine o ünlü demecini (beyanat) verir: “Batı ittifakı yıkılır, yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyada yerini bulur.” Ama iş işten geçmiştir. Rusya ile ilişkileri “ayı ile yatağa girmek” olarak tanımlayan İnönü, Amerika’nın da su katılmamış bir “çakal” olduğunu anlayamamıştır ne yazık ki. Zira 1946’da Marshall yardımları ile başlayan ABD baskısının (tahakküm) baş sorumlusu bizzat kendisidir. Dahası Amerika’ya kafa tutmanın bedelini -ilerleyen zamanlarda- Başbakanlık ve CHP Genel Başkanlığı koltuklarından alaşağı edilerek ödeyecektir.

Mehmet Emin Değer kaleme aldığı “Oltadaki Balık Türkiye” adlı kitapta “Emperyalizm kader değil, kapitalist sistemin sonucudur.” der. Hocaya hak vermemek elde değildir. Lâkin teşhiste eksiklik vardır. Emperyalizmin bir diğer ayağı da komünizmdir. Hoca, bu ayağı nedense es geçmiştir. Zira işçilerin, köylülerin emeğini gasp etmek suretiyle semiren politbüro üyeleri de emperyalizmin ilkel yöntemlerinden birini uygulamaktadır. Şöyle ki, komünist düzenin ülkemizin güneydoğusundaki ağa-maraba ilişkisinden pek de bir farkı yoktur. Rusların, Rus olmayanlara; Çinlilerin, Çinli olmayanlara reva gördükleri baskı, zulüm ve hatta soykırıma varan toplu kıyımlar (katl-i âm) da cabası.. Emevîlerin, Arap olmayanlara karşı takındıkları tutumdan tutun da Batılıların İslam ülkelerine yönelik haçlı saldırılarına, farklı kıtalarda giriştikleri insanlık dışı emperyalist işgallere kadar sayısız olayı (vaka) alt alta sıralayabiliriz. Peki, geçmişte emperyalizme boyun eğmeyip, emperyalizme yenilgi acısını yaşatan ilk ve belki de tek millet olan biz nasıl oluyor da bugün Batı’nın yani emperyalizmin yani küresel sermayenin baskısına direnemiyoruz? “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen kurucu önderimiz Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’e rahmet..

Emperyalizmin bileşke kuvveti durumundaki ABD ile kendi ayakları üzerinde durmaya çabalayan Türkiye arasındaki ilişkiler yumağı oldukça çetrefil bir hal almıştır. Türkiye sayısız anlaşma sayısız doktrin ile neredeyse karanlık dehlizlere hapsedilmeye çalışılmıştır. Bunlardan biri Wohlstetter Doktrini’dir. Wohlstetter Doktrini, Körfez’e müdahale söz konusu olduğunda, Türkiye’nin bölgeye en yakın üs olduğu jeopolitiği üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin, Kenger (Basra?) Körfezi ve Süveyş Kanalı’nın güvenliği için önemli olduğuna; Mısır, Sudan, Somali, Kenya ve Umman’daki askerî üslerle bağlantılı olması gerektiğine vurgu yapılır. Ortadoğu’nun bir diğer kapısı olan İskenderun Körfezi’nin, Adana/İncirlik’teki askerî üs ile denetim altına alınması elzemdir. Yani Kaptan Mahan’ın da dediği gibi Amerikan savaş ve ticaret gemileri yan yana yüzmektedir. 

Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli unsurlardan biri geçmişi şeref ve şanla dolu olan Türk ordusudur. Yalnız bu ordu her devirde milletin ordusu olmuş, millî olagelmiştir. Hal böyle iken Amerika, Türk ordusunu bir nevi paralı askere dönüştürmek için her türlü çabayı göstermiştir. Amerikan Donanma Akademisi hocalarından Prof. Dr. Eliot Cohen “Kore’den sonra, Avrupalıların, ABD’nin yanında savaşa girmeye isteksiz olduklarını; Türkiye’nin, bu noktada çok önemli olduğunu; nüfus birikimi ile Ortadoğu bölgesi için bir ileri karakol olabileceğini” söylemekte bir sakınca görmemiştir. Yine bir başka Amerikalı Richart Perle de “Bir tek Amerikan askerini Türkiye’de tutmak, bize 90 bin dolara mal oluyor. Oysa bir tek Türk askerinin, Türk hükümetine maliyeti 6 bin dolardır.” deme densizliğini (küstahlığını) gösterebilmiştir. Ne yazık ki (maalesef) Amerikalıların gözünde Türkiye “paralı asker” bile değil, parasız hatta gönüllü asker deposudur. ABD için Türkiye’nin önemi “dizi dizi cepheye sürülebilecek” bir ordumuzun olması, Rusların burnuna takılmış birer kanca gibi duran Türk boğazları, Ortadoğu bölgesinde yer alan zengin akaryakıt (neft, petrol) yataklarına yakın oluşumuz ve benzeri diye uzayıp gider. Yani biz ABD’nin çıkarlarının dolayısıyla emperyalizmin bekçiliğini yaptığımız sürece (müddetçe) ABD ile dost(!) ve müttefikizdir. 1947 yılında Thornburg, Amerikan hükûmetine sunduğu Türkiye raporunda “Amerikan çıkarlarının büyük bir önem kazandığı yerde bulunmaktadır.” demektedir. Yani ABD ile “çıkar ortaklığımız” vardır. Ne çıkarı? Tabi ki ABD’nin!.. ABD’nin yüksek (âli) çıkarları söz konusu olduğunda başınıza “çuval” bile geçirilebilir. 1959’da imzalanan Türkiye-ABD Karşılıklı İşbirliği Anlaşması’nda “ABD hükûmetinin, Türkiye’nin istiklal ve tamamiyetini (toprak bütünlüğünü) kendi millî menfaati ve dünya sulhu için hayatî telâkki ettiği” yazılıdır. Yani sizin ülke bağımsızlığınız ve toprak bütünlüğünüze, ABD çıkarlarına hizmet ettiğiniz sürece, ABD’nin saygısı vardır. Ki Lozan’ı da millî meclisinde (parlamento) tanımamış bir daimi üyedir ABD!.

Türkiye’nin, Kore’ye asker göndermesi Cumhuriyet dönemindeki ilk yurtdışı askerî harekât olması açısından önemlidir. 1974 yılındaki Kıbrıs çıkarması için de iyi bir ön hazırlık olduğunu söyleyebiliriz. <<Ayrıca yakın tarihlerde hükümet yetkililerimizin Güney Kore’ye yaptığı resmî ziyaret sırasında “Biz de Tunguz milletindeniz. Biz kardeşiz. Doğuya gidenler Kore’yi, batıya gidenler siz Türkleri meydana getirmiş.” diyen Koreli yetkililerin sözünü ettiği Tunguz halkı da Turanî bir boydur. Tunguzlar konusunun araştırılması tarihçilerimizin omuzlarına yüklenmiş bir kutsal görev olarak kabul/telâkki edilmelidir. Günümüzde Kore denen ülkenin tarihteki adı ise Goguryeo ve/veya Goryo’dur bu arada.>> Kore Savaşı’nın akabinde NATO’ya girilmesi ise yakın tarihimizin dönüm ve/veya kırılma noktalarından biridir hiç kuşkusuz. Bu üyelikle -ister istemez- dünya siyasetindeki tarafsızlık hali bir yana bırakılarak Birleşmiş Milletler’deki beş daimi üyeden Rusya ve Çin ile araya mesafe konulmuştur. Bu durum ilerleyen yıllarda yasal olarak (hukuken) bizim olan Kıbrıs’ın yarısı ile yetinmek zorunda kalışımızın nedenleri arasında sayılabilir. Şöyle ki geri kalan daimi üyeler ABD, İngiltere ve Fransa’nın Yunanistan-Rum kesimi ittifakını desteklediği göz önünde bulundurulursa NATO’ya girmemizin pek de bir faydasını görmediğimiz ortadadır. Velâkin dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar NATO’ya girmemiz halinde güvenliğimizin garantiye alınacağına hatta iktisadî sıkıntıların da sona ereceğine inanmaktadır. Hatta İnönü bile aynı görüştedir. Dahası 1946 yılında Marshall yardımlarını kabul ederek, ABD’ye “buyur” diyenin de Rusya ile dost olmayı “ayı ile yatağa girmek” olarak nitelendirenin de bizzat Millî Şef İsmet İnönü olduğunun altını bir kez daha çizelim.

Amerika’ya güvenip sanayiî hamlesi başlatan Menderes, Amerika’nın sonradan borç (credit) musluklarını kesmesi üzerine Rusya’ya yaklaşmak istemiş ve bunun bedelini çok ağır ödemiştir. İnönü’nün ne yazık ki bu hazin sonuçtan da ders almadığı ortadadır. Sonrası malûm.. Amerikalı yetkili Rockefeller’in o yıllarda -Türkiye’yi kastederek- sarf ettiği “Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur.” sözünün ne anlama geldiğini varın siz düşünün. Kennedy 1962 yılında “Yardım, dünyayı denetleme yöntemlerinden biridir.” der ve IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşları kullanarak dünya ülkelerinin denetlenmesini, ABD’ye bağımlı hale getirilmesini öngören fikirler atar ortaya. Haliyle Marshall yardımları ile başlayan süreçte amacına ulaşmış bir Amerika vardır karşımızda.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın, Sovyetler Birliği ve ABD tarafından doğu-batı olarak parçalanmasının altında yatan neden dünün barbar kavmi olan Almanların, dünya devleti olma yeteneğinin (istidat), birikiminin (potansiyel) önüne geçme kaygısıdır. Aslına bakarsanız (hadd-i zatında) Atilla’nın ölümüyle birlikte Hunlardan ayrılıp bağımsız hareket etmeye başladıktan sonra Haçlı Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşları gibi süreçlerde dünya devleti olma hayali kurup başarısız olunca psikososyal açıdan epeyce bir hırpalanan Almanların (Cermen/German) ilerleyen dönemlerde bir dünya (cihan) devleti vücuda getirmeleri mümkün gözükmemektedir. Büyük hayallerle, umutlarla, beklentilerle kurulan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu da yine dinî ve siyasî çekişmeleryüzünden güdük kalmış, bir türlü dünya devletikonumuna yükselememiştir. Peki, bu kaygı, tarihinde sayısız dünya devleti kurmuş bir millet söz konusu olunca neler yaptırmaz ki? İşte bu yüzden 1964’de yazılan Johnson Mektubu Türk ordusunun Kıbrıs’a çıkarma yapmasını 10 yıl erteletmiş, harekât ancak 1974’de yapılabilmiştir. Aslında bu çıkarma sadece Kıbrıs’a değil; Doğu Akdeniz’e ve dolayısıyla Ortadoğu’ya yönelik bir hamledir. Ve dünya (âlem) bunu çok iyi bilmektedir. En başta da Amerika ve kopukları!.. Bu ülke insanı, 1974’deki Kıbrıs çıkarmasının ardından dost ve müttefik Amerika’nın bize karşı uyguladığı silah ambargosunu nasıl unutabilir ki?

Amerika’nın, borç (credit) musluğunun yanı sıra kullandığı bir diğer silah da komünizm(!) korkusudur. Amerika, komünizm korkusunu kullanarak kendisine bağımlı bir “hür dünya” yaratmıştır. Hatta -başta Güney Amerika olmak üzere- dünyanın birçok ülkesinde kendisine muhalif hükümetleri devirerek, yerlerine ırkçı (faşist) ve zorba diktatörleri getirmekten bile çekinmemiştir. Komünizm korkusu ortadan kalkınca, var oluş sebebi olan korkuya yeni bir kılıf uydurmuştur: İslâm!.. Radikal İslâm, İslâmî terör gibi abuk sabuk lâkırdıların ne zaman ortaya çıktığını bir düşünün. İnsanlığın komünist dünya düzeni manyaklığından (paranoya) kurtulup soğuk savaş zırvalığına bir son vermesinin hemen ardından çıkmıştır bu tür uğursuz (meş’um) lâkırdılar.

Soğuk savaş yıllarında Türkiye bekçidir. Ortadoğu petrollerinin bekçisi… Kime karşı? Rusya ve peyklerine karşı!.. Bir de oynak Avrupa’nın arkasını kollama işi… Bir nevi pavyon dilberine korumalık yapan ucuz kabadayılık halleridir içine düştüğümüz cendere. Kısacası (vel’hasıl) “Türkiye’nin en önemli sermayesi askeridir”, “Türkiye’nin en önemli ihracat kalemi askeri varlığıdır” gibi yılışık söylemlerin çıkış noktası da bu ucuz kabadayılık hallerinden/rollerinden kaynaklanmıştır. Kabul etseniz de etmeseniz de Türkiye’nin Batı’nın aklındaki ve/veya kalbindeki yeri, gözündeki değeri budur. Şanlı geçmişiniz (mazi) karşısında ezilseniz de millî gururunuz incinse de durum bundan ibarettir. Aslına bakarsanız askerinizin donu Amerikan bezi, silahı Amerikan piyade tüfeği iken her şey ortada değil midir zaten? Millî İstihbarat Teşkilatının parasının bile yarım asırdan fazla bir süre ABD’den geldiği düşünülürse durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır. Tam bağımsız Türkiye kaygısının, büyük Türkiye hedefine (gaye) açılan bir nurlu kapı olduğu da haliyle…

12 Eylül darbesinin haberini alınca “Bizim çocuklar (our boys) başardı!” diye kadeh kaldıran Amerikan başkanına, “bizim çakma kahramanlar nereden sizin çocuklar oluyor” diye sormak gerekmez mi? Muavenet’in neden vurulduğunu, Çekiç Güç’ün millî birliğimiz aleyhindeki eylemlerini (faaliyet), askerlerimizin başına çuval geçirilmesini de haliyle!..

21. yüzyıla girerken yeni yeni dengeler yeni yeni devletler yeni yeni düzenler kuruldu ve/veya kurulmaya çalışılmakta.. Sovyetler Birliği‘nin dağılması, Batı Türkistan’ın ve Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığına kavuşması, Ortadoğu’da otoriye boşluğu, Irak daha doğrusuSaddam tilkisinin Kuveyt tavşanını avlaması, ABD çakalının çıkıp gelerek avı tilkinin elinden kapması… Kısacası Mehmet Ali Paşalar bitmez bu coğrafyada. İşte Saddam!.. Ajan mı, budala mı, cani mi? Yanıtını tarih verecektir elbette. Peki, Kuveyt’e ve Somali’ye koşan ABD niçin Bosna’ya, Keşmir’e, Karabağ’a, Doğu Türkistan’a ilgisizdir? Söz konusu olan sömürgeci vicdanıdır da ondan. En sevimli (sempatic) Amerikan başkanlarından biri olduğu yazılıp çizilen Bill Clinton’un, yemin töreni sırasında sarf ettiği “Çıkarımız olan her yere, her şeye karışırız.” sözü demokrasi cilâsıyla sunulan sömürgecilik mantığını ele vermiyor mu sizce? Sahi karı koca arasındaki işlere şeytan bile karışmazken biz niye büyük bir avul (aile) olan Türkiye’nin işine gücüne Amerika’yı karıştıralım ki? Bay Marshall’ın karşı devrimin kayığına binmiş bir cami imamı yahut belediyenin nikah memuru olmadığını bilip dururken hem de!..

Aziz Dolu Atabey

Serik–16.08.2008

• Açılı tırnak işareti (<<…>>) ile gösterilen kısım 04.08.2013 tarihinde eklenmiştir.

Türkiye’nin Çakalla Dansı
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Giriş Yap

Halk Meclisi Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin