İyiler erken ölür bu memlekette, kötülere yer açılsın diye!..
Ve kötülerin de yanlarına kâr kalır bütün yedikleri haltlar!..
Selçuklu’dan, Osmanlı’ya; Cumhuriyet’li yıllara uzanan süreçte düzen böyle süregelmiştir ne yazık ki.
Alp Er Tunga’nın kaderini paylaşan Alpaslan’dan Türkçe sevdalısı Karamanoğlu Mehmet’e, Şah’ın kulu diye horlanan Baba Tekeli’den Pîr Sultan Abdal’a, -anası Türk- Şehzade Mustafa’dan bir başka Karamanlı Pîri Reis’e, Cem Sultan’a, Genç Osman’a, Alemdar Mustafa Paşa’ya, Sultan Abdülaziz’e, Kaymakam Kemal Bey’e…
Bu vatanı sevmek cezasız kalmaz ne yazık ki..
Gâzi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’de İstanbul’da sonsuzluğa yürümüştür. Küçük yaşta yetim kalan, ömrü yatılı okullarda, kışlalarda, cephelerde geçen Atatürk’ün soy kökü Karaman’dan Makedonya’ya kadar uzanan Avşar Yörüklerindendir. Kendisi üç kıtada savaşan büyük bir asker ve neredeyse sıfırdan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük bir devlet adamıdır. Bir yandan Osmanlı’nın borçlarını öderken, öte yandan onlarca fabrika açan, açtıran adamdır. Adam gibi adamdır. Günün birinde “kökü dışarıda, zararlı bir örgüt” olarak nitelendirdiği masonluğu yasakladı. Hatay için hasta yatağından kalkıp yollara düşen Atatürk’ün Misak-ı Millî sınırlarımız içinde yer alan Batı Trakya, Menteşe Takımadaları (Onikiadalar), Kıbrıs, Halep, Musul, Kerkük ve Batum’a ilgi duyduğu sır değildi. Ne kadar doğru, bilinmez ama 1932 yılında kendisini ziyaret eden -ABD’nin ulusal kahramanlarından- General Douglas Mac. Arthur bunu anılarında yazmıştı. İngiltere’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına ters düşen ilgilerdi tüm bunlar. Dünyanın en güçlü 2. donanmasını kuran Abdülaziz’e yapılan darbenin/suikastın arkasında olan İngiltere’nin… Hatta aynı İngiltere 1919’da Afganistan’da Hintli casus Mustafa Sagir’e Habibullah Han’ı öldürtmüş, bu kez Atatürk’ü öldürmesi için Sagir’i Ankara’ya yollamış ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesi de olan Mehmet Âkif’in takibi ile yakalanan Sagir suçunu itiraf ettikten sonra Kızılay’da asılmıştır. Ve bize göre en önemli nokta; Atatürk ile İsmet İnönü’nün arasının açılması, İnönü’nün başbakanlıktan alınıp yerine eCelal Bayar’ın atanması… Hatay için Fransa’ya karşı verilen kıyasıya mücadele de cabası.. Tüm bu iç ve dış etkenlerin (factory) gölgesinde; 1937’den itibaren neredeyse bir yıl içinde olanlar oldu. Zamanını ve sonucunu bile öngördüğü 2. Dünya Savaşı’na az bir süre kala yalan teşhis, yanlış tedavi daha doğrusu gün gün zehirlenerek sonsuzluğa uğurlandı. Hem de 43 şişe kinin ve daha bilmediğimiz nice ilaçla!.. Suçu da karıncaların üzerine attılar. Oysaki -muhtemelen- biraz şeker hastalığı biraz bağırsak tembelliği idi topu topu bütün sağlık sorunları. Hatta çıkla köy yoğurdu ve/veya ekmeksiz kuru fasulye kaşıklaması, ayrana yufka ekmek doğraması, haftada 1-2 kadeh -ham maddesi anason olan- rakıdan içmesi biraz da bu ikinci sağlık sorunuyla ilgiliydi. Hükümetin -kendisine rağmen- getirttiği yabancı hekimlerden (doctor) kuşkulanıp, “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” dese de etrafı kuşatılan Atatürk dönülmez yola girmiş oldu. Ve ne acıdır ki öldüğünde, Makbule Hanım’ın, biricik ağabeyinin ardından okuttuğu Kur’an tilavetine bile engel olmaya kalktılar.
Nuri Killigil 2 Mart 1949’da İstanbul’da sonsuzluğa yürümüştür. Enver Paşa’nın küçük kardeşidir. Gagauz Türklerindendir. Gagavuzlar, Anadolu Selçukluları döneminde Konya’dan Karadeniz’in kuzeyine göçmüş olan Oğuzların torunlarıdır. Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da bugün ezan okunuyorsa, türküler söyleniyorsa bunda Nuri Paşa’nın çok büyük emeği var. Amcası Halil Paşa da Kut (Kut’ül Amare) Zaferi’nin komutanı bildiğiniz gibi. Nuri Paşa, yerli ve millî savunma sanayi ülküsüne (ideal) kendini adamıştı. Bu uğurda -uçak bombasından, torpidoya- bir hayli de yol almıştı. Bir gün silah fabrikası kundaklandı. Kendisi de, gözünün nuru fabrikası da havaya uçtu. Vatanını-milletini ölümüne sevmişti. Tabutu, toprağa boş konacak kadar hem de…
Raif Karadağ 22 Aralık 1973’te Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Dönemin önemli gazetecilerindendi. Ankara’da, bir otel odasında ölü bulundu. Ölümü, kuşkuları da beraberinde getirmişti. Niye? “Petrol Fırtınası” adlı kitabın yazarı idi de ondan. Söz konusu kitabın kimilerince el altından toplatıldığına ilişkin söylentiler de cabası. Ateş yanmayan yerden duman çıkmaz hesabı!..
Gün Sazak 27 Mayıs 1980’de Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Bir zamanların sözde değil, özde dürüst ve dahi vatanını-milletini özünden çok seven siyasetçilerindendi. Gümrük ve Tekel Bakanı olarak ülkeye büyük hizmetleri dokundu. Yetkisinde bulunan kurumlarda -başta silah ve uyuşturucu olmak üzere- her türlü kaçakçılığı ve rüşveti bitme noktasına getirdi. MHP ile CHP arasında daha doğrusu Türkeş ile Ecevit arasında -bizzat Türkeş’in başlattığı- dolaylı görüşmeleri yürüten adamdı. Başbuğ Türkeş, Demirel-Ecevit sürtüşmesiyle günden güne artan “sağ-sol çatışmalarını bitirmek için” Ecevit’e birlik (coalition) hükümeti kurmayı önermişti. Bunu da en güvendiği dava arkadaşı Gün Sazak aracılığı ile yapmıştı. Sonra? Sözde Marksist-Leninist bir örgüt olan DEV-SOL tarafından şehit edildi.
Peki, niye?!.
Muammer Aksoy 31 Ocak 1990’da Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Bor madeni ve Etibank gibi kuruluşlar denildiğinde ilk akla gelen kişilerdendi. Borun millîleştirilmesi, sanayi yatırımları yapılması gibi çabaları ile dikkat çeken bir vatanseverdi.
Sonra?
Bir gün, bir suikasta kurban gitti. Sonrası bilindik (klişe) sahneler; kahrolsun şeriat falan filan…
Şükrü Sina Gürel de borun özelleştirilmesine, ABD’li şirketlere yok pahasına satılmasına karşı çıktığı için siyasetten azledilmemiş miydi? 6-7 yıldır ayrı yaşadığı ve boşanmaya çalıştığı -kâğıt üzerinde evli gözüktüğü- kadının şikayeti üzerine birkaç yıldır nişanlı/imam nikâhlı yaşadığı kadınla ilişkisi/görüntüleri medyaya sunularak üstelik!..
Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Atatürk sevdalısı bir gazeteci idi. En son PKK’nın karanlık ilişkilerini, bağlantılarını araştırıyordu. Emperyalistlerle işbirliğini, uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını filan açık etmeye başlamıştı. Arabasına C4 denen patlayıcıdan koyup, şehit ettiler. Suikastı, sözüm ona dinci terör örgütleri üstlendi. Oysaki onun kalemi bölücülerin, Conilerin, Siyonistlerin canını yakıyordu. Kimse bunu sorgulamadı.
Adnan Kahveci 5 Şubat 1993’te Bolu’nun Gerede ilçesinde sonsuzluğa yürüdü. ANAP döneminin harika çocuğu idi. Özal’ın prensi, Özal sonrasının önderi (leader) olarak görülüyordu. Teknoloji ve sanayi tutkusu ile tanınıyordu. Yazarkasa kullanımı bile onun sayesinde geldi desek yeridir. Dahası kurum ve kuruluşların yok pahasına birilerine satılmasındansa; borsada halka arz şeklinde satılması taraftarı idi. Özal’ın ölümü sonrasında ANAP’ın başına geçmesini istemeyen güç odaklarının yeterince nedeni vardı. Bir trafik kazasında öldü.
Kaza mıydı?!.
Eşref Bitlis 17 Şubat 1993’te Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde sonsuzluğa yürüdü. Çekiç Güç denen çeteye karşıydı. ABD’nin, PKK’ya yardım ettiğini belgeledi. ABD’nin itirazlarına, karşı çıkmalarına aldırmadan Irak’ın kuzeyine girip çıkıyordu. ABD’liler iki F16 ile bindiği helikopteri bile taciz ettiler. Bana mısın demedi. Ve termometrelerin -10 dereceyi gösterdiği bir Ankara sabahında Diyarbakır’a gitmek için bindiği askerî uçak -sözde- motorlarında oluşan buzlanma nedeniyle kalkıştan hemen sonra düştü. Düşen uçak -60 santigrat dereceye dayanabilecek şekilde üretilmişti!.
Turgut Özal 17 Nisan 1993’te Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış bir siyasetçiydi. Oldukça başarılı geçen ve birçok anlaşmanın imzalandığı Türkistan gezisinin ardından gelen ani ölümü ve zehirlendiğine ilişkin söylentiler sağır sultanın bile dilindedir. Özellikle de Uğur Mumcu’nun kendisini arayıp çok önemli bir bilgi verdiği, kendisinin de bu bilgiyi Adnan Kahveci ve Eşref Bitlis ile paylaştığı, sonrasında üçünün 12’şer gün arayla son olarak Özal’ın da iki ay sonra öldürüldüğüne ilişkin söylentinin üzerinde durulması gerekiyor. Karabağ ve Ermeni sorunları ile ilgili çarpık düşüncelerine, söylemlerine katılmasak da sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet başkanı olan bir kişiden söz ediyoruz.
24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ yolunda Türk Ordusu 33 erini şehit verdi. Eline G3 verilmiş iki asker; sivil plakalı bir otobüs ve içinde onlarca ana kuzusu…
Silahsız, savunmasız salınmış yola. Bingöl yolunda can pazarı kurulmuş anlayacağınız. Toplukıyım (katl-i am) emrini veren Parmaksız Zeki kod adıyla anılan Şemdin Sakık.. Kardeşi kim?
Eski milletvekili ve eski belediye başkanı Sırrı Sakık..
Peki, ama 33 cana yazık değil miydi? Kanı bozuklar yüzünden, al kanları yerde kalan!..
Madımak faciası 2 Temmuz 1993’te yaşandı. Bir kültür etkinliği olan Pîr Sultan Abdal şenlikleri kabusa döndü. Edebiyatçıların, sanatçıların ağırlıklı olarak Sol ve Alevî iklimde olması ile öne çıkan bir şölen… İlin belediye başkanı Temel Karamollaoğlu, savunma avukatı Temel…
Aziz Nesin’in kimilerine göre kastı aşan sözlerinin telkin (propaganda) ve kışkırtma (provokasyon) amaçlı kullanılması sonucu olayların büyümesi, Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi; içerideki konuklardan bazılarının dumandan zehirlenerek ölmesi filan…
Peki, ama Solcu ve/veya Alevî olmak suç mu bu ülkede?..
Değilse, Sivas’ta yaşananlar neydi?!.
Başbağlar toplukıyımı (katl-i am) 5 Temmuz 1993’te yaşandı. Madımak Oteli’nin kundaklanması, birçok kişinin dumandan zehirlenerek ölmesi hatta daha otel enkazından dumanlar tüterken gerçekleşen Başbağlar toplukıyımını kim yaptı?
PKK yaptı. Biz, PKK terör örgütünün tek başına bu eylemi gerçekleştiremeyeceğini; Ermeni kökenli yasa dışı TİKKO terör örgütünün de işin içinde olduğunu/olabileceğini düşünüyoruz. Kaldı ki PKK da sonuçta yasadışı Ermeni terör örgütü ASALA’nın kabuk değiştirmiş halidir.
Cem Ersever 4 Kasım 1993’te Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Jandarma İstihbarat Teşkilatının kurucusu olarak bilinse de kurucusu değildi. Ama teşkilatı şaha kaldıran adamdı. Öyle ki bölgede MİT’i bile solladığını söyleyebiliriz. Çok sevdiği Eşref Bitlis’in ölümü, orduda yanlış giden bir şeyler olduğuna inanması, PKK ile mücadelede yapılan yanlışlar diye giden gerekçelerle -üstelik de terfi alacağı bir sırada- emekliliğini istedi. Binbaşı rütbesiyle emekli olduktan sonra kitaplar yazdı. Bu kitaplardan biri de “Üçgendeki Tezgâh” idi. Biri kız arkadaşı/nişanlısı, diğeri PKK’nın elinden çekip alarak pişmanlık yasasından yararlandırdığı iki arkadaşı ile birlikte öldürüldü. Üçünün cesetleri Ankara’nın üç farklı noktasında üçgen oluşturacak şekilde bulundu.
Abdullah Çatlı 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesinde sonsuzluğa yürüdü. Çatlı Reis, ortaokul yıllarında Ülkücü olur. Muhsin Yazıcıoğlu ile sıkı arkadaştır. 12 Eylül darbesi ile hapse girer. İdamlar başlar; bir Sağ’dan, bir Sol’dan!..
Şantaj/öneri gelir önüne. ASALA ile mücadele etmesi istenir. Bir şartla kabul eder: İdamlar dursun!. Sonrasını biliyorsunuz. “Sözde” kaçak bir hayat!..
Paris, Atina, Karabağ…
Ermeni terör örgütü ASALA’nın kurucusu Harutyun Tokaşyan’ı (kod adı; Agop Agopyan) Atina’da öldürmek de dâhil olmak üzere örgütün kökünü kazıyan adamdır. Ve Susurluk!..
Ters taraftan yola giren bir kamyon, kuşkulu bir kaza ve boynu kırılarak ölen bir Reis!..
Artık “kaçak” yaşamak istemediğini, kanunî (legal) olarak saygınlığının geri verilmesini (iade-i itibar) isteğini dillendirdiği bir zamanda!..
PKK ile mücadeleye odaklanmışken; 40 kişiyle Bekaa Vadisi’ni basmayı düşünürken üstelik!.. Yanından hiç ayırmadığı ve kazadan(!) sonra ortadan kaybolan çantada ne/neler vardı acaba?!.
Gaffar Okkan 24 Ocak 2001’de Diyarbakır’da sonsuzluğa yürüdü. Ali Gaffar Okkan Diyarbakır Emniyet Müdürü iken -sözde- faili meçhul bir suikast sonucu şehit edildi. Diyarbakır’da polisle halkı dolayısı ile devleti kaynaştırmıştı. “Makam peşinde değilim, yapacak bir şey bulamazsam babamın fırınına gider ekmek satarım.” diyecek kadar dürüst bir adamdı. Omuzlarda al bayrak olarak Sakarya’ya, baba ocağına döndü. Peki, ama akşam saatinde, Diyarbakır’ın ana caddelerinden birinde makam aracını çapraz ateş altına alan en az 4-5 kişiyi hiç mi gören olmamıştı?!.
Üzeyir Garih 25 Ağustos 2001’de, İstanbul’da sonsuzluğa yürüdü. Kendisi Musevî iklimde bir Türk vatandaşı idi. Türkiye’nin önde gelen holdinglerinden birinin başkanı idi. ABD’de katıldığı bir toplantıda ABD’li bir emekli generalin “Bosna Hersek sorunu ile Kürt sorunu tam olarak birbirinin benzeridir!..” demesi ve Türkiye’nin üniter yapıdan federasyona geçmesini ima etmesi üzerine Üzeyir Garih söz alır ve Yahudi kökenli Türk vatandaşı olduğunu belirttikten sonra “80 yıldır biz Türkiye’de ticaret ile meşgulüz. Kazanıyoruz, vergimizi veriyoruz. Hiç bir sorunumuz yok. Hukuk önünde hür ve eşit Türk vatandaşlarıyız!” dedikten sonra “…general bir benzerlik arıyorsa, ben kendisine adres vermek istiyorum. Esas benzerlik; Miloseviç ile Abdullah Öcalan arasında var; çünkü ikisi de kandan besleniyorlar.” der. Tabi ortam buz keser. Üzeyir Garih gibi bir adamın sıradan bir serseri tarafından öldürüldüğüne kim inanır ki?
Necip Hablemitoğlu 18 Aralık 2002’de Ankara’da sonsuzluğa yürüdü. Alman vakıflarının, Türkiye’de altın madeni çıkarılmasına karşı mücadele ettiğini söylemesi ile gündem oluşturan bir vatanseverdi. Özellikle Batı Anadolu’da altın madenlerine karşı yürütülen pijamalı eylemlerin gündemde olduğu bir dönemde, söz konusu gösterilerin arkasında Alman vakıflarının dolayısı ile de istihbaratının olduğunu açık etmesi üzerine bir suikasta kurban gitti. Türkçü düşüncenin yılmaz neferi Necip Hablemitoğlu’nu kaybettik. Kızları Kanije ve Uyvar yetim kaldı.
Recep Yazıcıoğlu 8 Eylül 2003’te Ankara’nın Altındağ ilçesinde sonsuzluğa yürüdü. Ülkenin doğusunda valilik yaptı. Efsane oldu. Kuş uçmaz kervan geçmez Erzincan dağlarını gezginlerle (tourist) ve sporla tanıştırdı. Devlet-millet birlikteliğinin harcı oldu. Ülkenin batısına yollanıp, Denizli valisi yapıldı. Orada da halkın sevgisini kazandı. Hele bir devlet hastanesi teftişi vardı ki dillere destan…
Sonra?
Tam da siyaset yeni bir önder (leader) kazanıyor denildiği günlerde gerçekleşen bir trafik kazasında öldü. Kaza mıydı?!.
Danıştay saldırısı 17 Mayıs 2006’da gerçekleşti. Niye yapıldığı hâlâ aydınlanmadı. Suikastı gerçekleştiren Alparslan Arslan’ın adındaki tarihî derinlik dışında dikkate değer bir husus da yok. Bir nokta hariç…
O günlerde Aydın Doğan’ın gazetelerinin konuyla ilgili ilk sayfa haberlerinin altındaki muhabir adları da ‘sabetay’, ‘sevi’ gibi -muhtemelen sahte- adlar taşıyordu. Ve yine Kanal D televizyonun ana haber bültenini sunan Deniz Arman olayın üzerinden altı gün geçtikten sonra saldırıdan birkaç dakika sonra çekilmiş ilk bina içi görüntülerini yayınladı. Sorumlu habercilik martavalı ile niye altı gün beklediklerini birkaç defa üzerine basa basa vurgulaması dikkatlerden kaçmamıştı. Niye altı gün?.. Altı köşeli yıldıza, “Altı Gün” savaşlarına vurgu muydu acaba?!.
Aselsan’daki kuşkulu ölümler 5 Ağustos 2006 yılında Hüseyin Başbilen’le başladı. 17 Ocak 2007’de Mülsem Ünal ve ondan 9 gün sonra, 26 Ocak 2007’de Evrim Yançeken öldü. TSK’nın elinde bulunan hava araçlarının gece görüş yeteneği kazanması, uçakların dostu-düşmanı ayırt etme düzeneğinin (sisteam) yerli ve millî olması gibi konularda ter döküyorlardı. Ve bir de radara yakalanmayan hava araçları meselesi!..
Her üçü de birbiri ardına öldü. Neymiş de psikolojileri bozulmuş; intihar etmişler falan filan. Üçünün cesedi de üçgen oluşturacak biçimde Ankara’nın üç farklı noktasında bulunmuştu. Ölümleri ilginç kılansa Ersever ve arkadaşlarının cesetlerinin bulunduğu noktalarla, üç mühendisin cesedinin bulunduğu noktaların iç içe geçmiş iki üçgeni bir başka deyişle altı köşeli yıldızı çağrıştırmasıydı. Seri suikastları MOSSAD mı yaptı yoksa CIA veya bir başka örgüt yaptı da hedef mi saptırıyor, bilmiyoruz. Üç mühendisin ardından Aselsan’daki kuşkulu ölümler birbiri ardına geldi. Kurum, sekiz mühendisini kaybetti.
Engin Arık 30 Kasım 2007’de Isparta’da sonsuzluğa yürüdü. Türkiye’nin en başarılı ve de vatansever bilginlerinden (âlim) biriydi Prof. Dr. Engin Arık. O bir Cumhuriyet kadınıydı. Türkiye’de muazzam büyüklükte bir Toryum rezervi bulduklarını; bu rezervin, Türkiye’nin bütün enerji ihtiyacını karşılaması bir yana bütün dış borçlarını da ödeyeceğini söyledi. Keşke söylemeseydi. Birkaç gün sonra çalışma arkadaşları ile Isparta’ya giderken bindiği uçak düştü. Son anda uçağa binmeyen bir kişi hariç Engin Hanım ve projede görev alan arkadaşları hayatlarını kaybetti. Düşen uçakta ne bir patlama olmuş ne de yangın çıkmıştı. Belki de Isparta’ya ulaşmasına yetmeyecek kadar yakıt konulmuştu.
Peki, ama niçin?
Enkazdan bir şeyler devşirmek içindi belki de!..
Muhsin Yazıcıoğlu 25 Mart 2009’da Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde sonsuzluğun sahibine ulaştı. Sivaslı, Avşarların Kızılaliler Oymağı’ndan ve 12 Eylül öncesinin efsane Ülkü Ocakları başkanı olan bir Yiğido idi. 12 Eylül sonrasında kendisi de Kayseri/Pınarbaşı Avşarlarından olan Alparslan Türkeş ile arası açıldı. Siyasette yeni bir yol çizdi. Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar ilgili/etkili bir siyaset yürüten rahmetli Yazıcıoğlu’nun, Makedonya’nın bağımsızlığında bile emeği vardı. Üç kez kuşkulu trafik kazası atlattığı söylenen Muhsin Yazıcıoğlu son pusudan sağ çıkamadı. Olayın suikast olduğu, dağda iki gün boyunca ölüme terk edildiği apaçık ortada iken kime, ne diyeceksiniz?!.
Kaşif Kozinoğlu 13 Kasım 2011’de İstanbul’un Silivri ilçesinde tutuklu bulunduğu sırada sonsuzluğa yürüdü. Trabzon’da doğan Kaşif Kozinoğlu TSK’da efsane idi. NATO bünyesinde düzenlenen özel kuvvetler yarışmasında bütün dallarda hem de süre rekorları kırarak 1. gelen tek subay.. Alpaslan Türkeş hayranı.. Özel Kuvvetlerde ve MİT’te destanlar yazmış. Bosna’da, Karabağ’da, Güney Türkistan’ımızın bir parçası olan Afganistan’da…
Sözde Ergenekon, Balyoz diye giden kumpas sürecinde Millî İstihbarat Teşkilatı Dış Operasyonlar Dairesi Başkanı olarak Kabil’de görevliyken geri çağrıldı ve Silivri cezaevinde sonsuzluğa yürüdü. Yiyeceğine katılan bir madde ile kalp krizi süsü verilerek şehit edildiği söylenmekte.. Kendisini tutuklayan Zekeriya Öz adlı -sözde- savcı ise Fetö firarîsi olarak Almanya’da ve kırmızı bültenle aranıyor.
Özetle… 28 Şubat sürecinde Atatürk’ü kullanarak ülkeyi sömürenler ile günümüzde İslâm’ı kullanarak ülkeyi sömürenler aynı cephedir. Bu cephenin en büyük özelliği Türk karşıtı (anti-Türk) olmasıdır. Dil (Türkçe), din (İslâm), töre, gelenek-görenekler, sanat dalları gibi Türk’ü Türk yapan değerler bu cephede kaşıntı yapar. Avşar ozanı Dadaloğlu’nun da dediği üzere; ölen ölmüştür, kalan sağlar bizimdir. Sağlara düşen de Hacı Bektaş Veli pîrimizin öğüdüne uyup bir, iri ve diri olmaktır!. Aksi takdirde daha çook analar ağlar; çook ağıtlar yakılır bu topraklarda!..









Yorumlar kapalı.