Bugün 23 Temmuz.
Tam 107 yıl önce, bugün, Erzurum’da bir okul binasında, yanmış yıkılmış bir ülkenin çocukları toplandı.
Manda ve himaye kabul edilemez, dediler.
O cümle bir diplomatik metin değildi. Bir namus meselesiydi.
1919’un Erzurum’unda ne vardı biliyor musun?
Ordusu terhis edilmiş, başkenti işgal edilmiş, padişahı İngiliz zırhlısına sığınmayı düşünen, hazinesi boş, haritası masalarda cetvelle çizilen bir millet vardı.
Peki ne yoktu?
Umutsuzluk yoktu. O salonda umutsuzluk yasaktı.
Mustafa Kemal’in etrafında toplanan 62 adamın ne parası vardı, ne ordusu, ne de arkalarında bir süper güç. Sadece bir şeyleri vardı: Vatanı pazarlık konusu yapmama iradesi.
Karar defterine şunu yazdılar:
“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.”
Bugün ne durumdayız, diye soruyorsun ya…
Bugün tabelada her şeyimiz var, ruhta ise o gün sahip olduklarımızdan çoğunu kaybettik.
O gün “manda ve himaye kabul edilemez” diyenler, bugün mandayı çok daha şık ambalajlarda kabul ediyoruz diye kendimize itiraf edemiyoruz.
O gün Amerikan mandasını isteyen aydınlara karşı kavga verilmişti. Bugün mandacılık Instagram filtresi takmış, lüks bir yaşam tarzı olmuş.
O günün aydını “Bağımsızlık olmazsa ölürüz” diyordu.
Bugünün bir kısmı “Avrupa ne der, Amerika ne der, kredi derecelendirme kuruluşu ne der” diye yaşıyor. Onay almadan nefes alamıyor.
Erzurum’da 1919’da bir soru sordular: Bu topraklarda şerefimizle mi yaşayacağız, yoksa uşak olarak mı?
Cevapları netti.
Biz 2026’da aynı soruyu soramıyoruz bile. Çünkü soruyu sorduğumuz anda linç edilmekten, etiketlenmekten, fonlananlar tarafından faşist ilan edilmekten korkuyoruz.
İşte en büyük öz eleştirimiz burada başlamalı.
Biz Türk milliyetçileri, Erzurum Kongresi’ni her yıl anıyoruz da, gereğini ne kadar yapıyoruz?
Kongre “milli iradeyi hakim kılmak esastır” dedi.
Biz milli iradeyi sadece sandıkta sayılan oya indirgedik. Oysa milli irade, çarşıdaki fiyat etiketinde de hakim olmalıydı, sınıra mayın döşenirken de, maden ruhsatı verilirken de, bir ekran dizisinde Türk ailesi itibarsızlaştırılırken de hakim olmalıydı.
Biz sustuk.
“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür” dediler.
Sınırın fiziki bütünlüğünü konuşuyoruz da, zihinsel bütünlüğünü unuttuk. Dilimiz işgal altında, kavramlarımız işgal altında, gençlerimizin hayali bu ülkeden gitmek olmuş. Bu da bir vatan kaybıdır, en ağırıdır. Toprak kaybından önce zihin kaybı başlar.
En acı öz eleştiri de şudur:
1919’da o insanlar ölümü göze alarak “Ya istiklal ya ölüm” dedi. Biz bugün konforumuzdan taviz vermeyi göze alamadan istiklal edebiyatı yapıyoruz. Klavyede milliyetçilik, tatilde vatanseverlik, ihalede kaybolan hassasiyet… Bu Erzurum ruhu değil.
O ruh, Erzurum Lisesi’nin kara tahtası önünde, sobanın zor yandığı bir salonda, idam fermanı cebindeyken konuşma cesaretiydi.
Bugün her imkanı olan bizler, o cesaretin zekatını bile veremiyoruz.
Peki ne yapacağız? Yas mı tutacağız?
Hayır.
Erzurum Kongresi bize bir yol haritası bırakıyor, hala geçerli:
Kendi gücüne inanacaksın. Dışarıdan kurtarıcı beklemeyeceksin. Ne Brüksel’den, ne Washington’dan, ne Moskova’dan. Kurtuluş yine bu milletin azim ve kararında.
Bahane üretmeyeceksin. 1919’dakilerin bahanesi bizden bin kat fazlaydı. Ama onlar rapor yazmadı, destan yazdı.
Birbirini yemeyeceksin. O kongrede her kafadan ses çıkıyordu ama vatan bahsinde tek ses oluyorlardı. Biz her konuda tek ses olmaya çalışıp vatan bahsinde bin parçaya bölünüyoruz.
Bugün Erzurum Kongresi’nin yıldönümü.
Kutlama mesajları atıp geçme günü değil.
Aynaya bakma günü.
O aynada bize 62 kişinin sorduğu o soru var:
Manda ve himayeyi gerçekten reddettin mi?
Cevabın evet ise, ayağa kalk. İş çok.
Çünkü vatan hala bir bütündür ve parçalanamaz.












Yorumlar kapalı.