Şarkiyatçı İllüzyon ve Kavramsal Yanılgı: “Kürt” Teriminin Sosyo-Mekânsal Gerçekliği ve Kimlik İnşası
Sosyal bilimlerin en temel ilkelerinden biri, incelenen dönemin olgularını ve kavramlarını günümüzün kategorik kalıplarıyla değerlendirmemektir. Metodolojik rigor eksikliği, tarihsel analizleri bilimsel bir veri olmaktan çıkarıp ideolojik kurguların veya emperyalist söylemlerin dolaylı meşrulaştırıcısına dönüştürür. Günümüzde Yusuf Halaçoğlu, Mustafa Aksoy gibi kamuoyunda tanınan bazı tarihçi ve sosyologların analizlerinde düşülen temel yöntem hatası tam olarak bu noktada tezahür etmektedir.
Özellikle “Kürtleşen Türkmen aşiretleri” ya da “Kürtleşen kripto Ermeniler” gibi kategorik kavramsallaştırmalar, görünüşte savunmacı veya dönüştürücü bir tez sunsa da, esasta Şarkiyatçı (oryantalist) aklın icat ettiği kategorik kurguları veri kabul eden vahim bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bir kavramın tarihsel zeminini, çıkış dinamiklerini ve kullanım amacını doğru çözümleyemeden sunulan her antitez, muhatabının inşa ettiği teorik zemini meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Peki, tarihsel arşivler, idari belgeler ve coğrafi koşullar süzgecinden geçirildiğinde meselenin sosyolojik ve tarihsel hakikati neye işaret etmektedir?
I. Etno-Politik Bir Kurgu Değil, Sosyo-Ekonomik Bir Yaşam Tarzı: “Kürt” Tanımı
Tarihsel kroniklere, Osmanlı mühimme defterlerine, vergi (tahrir) kayıtlarına, şecerelere ve bölgeyi ziyaret eden seyyahların gözlemlerine bütüncül bir yaklaşımla bakıldığında, “Kürt” kelimesinin etno-kültürel bir millet kimliğini temsil etmediği açıkça görülür.
Tarihin erken dönemlerinden itibaren başta Farsça kaynaklar olmak üzere, Arap coğrafyacılar ve sonrasında Osmanlı bürokrasisi tarafından kullanılan “Kürt” terimi; dağlık bölgelerde ikamet eden, konar-göçer hayat süren, temel geçim kaynağı hayvancılık olan ve çadırlarda yaşayan toplulukları ifade eden sosyo-ekonomik ve coğrafi bir kategorizasyondur.
Bu durum, tıpkı Orta Asya ve Anadolu coğrafyasında yerleşik hayata geçmemiş, göçebe yaşam süren Türk topluluklarına genel bir ifade olarak “Yörük” veya “Türkmen” denilmesi gibidir. Nitekim tarihsel süreçte Avşar, Beydilli, Sarıkeçili, Karakeçili, Terekeme gibi köklü Oğuz boylarının yanı sıra Zaza ve Kurmanç toplulukları da yaşadıkları çetin coğrafi şartlar, izole yerleşim modelleri ve sürdürdükleri göçebe yaşam biçimi nedeniyle idari kayıtlara zaman zaman bu ortak coğrafi/sosyolojik şemsiye kavramla geçmişlerdir.
Dolayısıyla ortada sosyolojik açıdan bir “başka millete başkalaşma” veya “Kürtleşme” olgusu yoktur; idari merkezin, yaşam tarzı ve coğrafi mekan üzerinden yürüttüğü bir sınıflandırma ve adlandırma pratiği mevcuttur.
II. Vladimir Minorsky ve Emperyalist Oryantalizmin “Yapay Millet” Üretimi
- yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı, Büyük Oyun (Great Game) olarak adlandırılan küresel nüfuz mücadelelerinin tavan yaptığı bir dönemdir. Bu dönemde Vladimir Minorsky gibi Rus ve İngiliz istihbarat yapılarıyla doğrudan ilişkili oryantalist akademisyenler, Orta Doğu coğrafyasında son derece detaylı etno-dilbilimsel ve saha araştırmaları yürütmüşlerdir.
Bu saha çalışmalarının birincil amacı, bölgedeki homojen olmayan, aşiret yapısına dayalı, farklı lehçeleri konuşan ve dağlık coğrafyada dağınık halde yaşayan toplulukları ortak bir paranteze alarak yapay bir millet kimliği (invented nationhood) kurgulamaktır. Yapay etnogenez çalışmalarıyla coğrafi bir yaşam tarzından mülhem olan bir terim, siyasal ve etnik bir mevcudiyete dönüştürülmüştür.
Ne yazık ki Türk akademisinde bir kısım araştırmacı, oryantalist aklın metodolojik kurgusunu reddetmek yerine bu kurguyu veri kabul etmiş; ardından bu veri üzerinden “esasen Türkmen’diler ama Kürtleştiler” mantığıyla savunmacı refleksler geliştirmiştir. Bu durum, yöntemsel olarak rakibin çizdiği sahada oyun oynamak ve onun kavramsal meşruiyetine hizmet etmektir.
III. Dilsel İlişkiler ve Farsçanın Tarihsel Dominansı
Meseleye dilbilimsel ve tarihsel bağlam açısından bakıldığında, coğrafyanın dil haritasını göz ardı eden yaklaşımların bilimsel sığlığı daha belirgin hale gelir. Anadolu Selçuklu Devleti başta olmak üzere bölgedeki birçok siyasi teşekkülün resmi, edebi ve saray dilinin Farsça olduğu bilinen tarihsel bir gerçektir. Farsça, asırlar boyunca Mezopotamya, Kafkasya ve Anadolu üçgeninde yüksek kültür, edebiyat ve ortak iletişim dili işlevi görmüştür.
Bölgedeki Türkmen aşiretlerinin veya yerel halkların Farsçanın bölgesel lehçelerinden ve dil yapısından etkilenmiş olması, onları ne farklı bir ecdadın torunu yapar ne de sosyolojik anlamda “başkalaşmış” kılar. Bugüne bakıldığında:
- Kurmanç, Zaza veya Soranilerin konuştuğu dil yapıları, müstakil bir ulusal dilden ziyade Farsçanın tarihsel süreç içerisinde bölgesel izolasyonlarla biçimlenmiş varyasyonları, diyalektleri ve türevleridir.
- Birkaç kilometre mesafedeki Kürt/Kurmanç köylerinin dahi birbirini anlamakta güçlük çekmesi veya ciddi dilsel farklar barındırması, bunun bir “ulusal dil” olmasından değil, Farsça kökenli bölgesel diyalektlerin izole coğrafyalarda farklılaşmasından kaynaklanmaktadır.
Fars dilinin coğrafyadaki asırlık hakimiyetini ve Türk topluluklarının bu dille kurduğu köklü etkileşimi yok saymak, dilsel farklılıklardan yapay bir ulusal dil ve millet tarihi üretmeye çalışmak tamamen bilimsel bir körlüktür.
Sonuç: Hakikati Kendi Bağlamında Okumak
Tarihsel ve sosyolojik kavramlar, üretildikleri çağın şartları ve coğrafi gerçeklikleri dahlinde anlaşılabilir. “Kürt” kavramını, 19. yüzyılın ulus-devlet parametreleriyle geçmişe doğru bükerek bir etnik kimlik şeklinde sunmak ne kadar tahrifat ise; bu tahrifatı kabul edip “Kürtleşme” teorileri üretmek de o kadar büyük bir yanılgıdır.
İhtiyaç duyulan şey, oryantalist zihniyetin ürettiği yapay kategorileri meşrulaştıran edilgen tezler değil; kavramın sosyo-mekânsal, coğrafi ve idari arka planını tarihsel belgeler ışığında yalın bir bilimsellikle ortaya koymaktır. Sosyal bilimcilerin ve tarihçilerin asli görevi, kurgulanmış anlatıların gölgesinde kalmadan hakikatin yalın dilini konuşmaktır.












Yorumlar kapalı.