Bazı metinler vardır; okursunuz, biter. Bazıları vardır; biter, içinizde başlar. Nikomedia Kahini işte tam olarak ikinci tür.
Atilla Ağırbaş için bugüne kadar “Nikomedia şövalyesi” diyordum. Bu kitapla birlikte o söz yerini bulmadı. Çünkü bu metin bir kurgudan fazlası. Artık adı daha doğru konmalı: Nikomedia Kahini.
Roman akıyor. Ama mesele sadece akıcılık değil.
Mesele, satırların arasında kurulan o görünmeyen bağ.
Gizli Kabile okuyanlar hatırlar; Ateş alfabesi bir kapıydı. O kapının ardında, Ece Özbaş ile kurulan ortak ruhun izleri vardı. İki kalemin aynı frekansta buluştuğu, birbirini tamamladığı bir eşikti.
Şimdi o eşiğin devamında yeni bir katman var: Su alfabesi.
Bu kez daha yalnız, daha derin ve daha doğrudan bir anlatı.
Okurken fark ediyorsunuz; yazar size sadece bir hikâye sunmuyor. Sizi bir arayışın içine çekiyor. Bir dönüşümün, bir hatırlayışın içine…
Ve zihne bir soru bırakıyor:
Bu onun kaçıncı bedeni?
Cevap yok.
Ama o sorunun ağırlığı sayfalar kapandıktan sonra da sizinle kalıyor.
Nikomedia’nın efsaneleriyle yoğrulmuş bu anlatı, tarih ile mistisizmi öyle bir noktada buluşturuyor ki, insan okurken “bu sadece kurgu mu?” diye sormadan edemiyor.
Açık konuşalım:
Bu kitap sadece okunacak bir roman değil.
Bu kitap, temas edilecek bir metin.
Şimdi gelelim size:
Su alfabesini çözen ilk 3 okura, benden imzalı Gizli Kabile hediye.
Okuyun.
Sorgulayın.
Çözün.
Ve o noktada… zaten birbirimizi buluruz.




Yorumlar kapalı.