Ömer Çam
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bu Topraklarda Aşk, Biraz Hasret Biraz Kaderdir..

Bu Topraklarda Aşk, Biraz Hasret Biraz Kaderdir..

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Aşk… İnsanlık tarihi boyunca hakkında en çok konuşulan, en çok şiir yazılan, uğruna savaşlar çıkan ama yine de tam olarak tarif edilemeyen o duygu. Her millet aşkı kendi ruhuyla yaşar. Kimi toplumlar için aşk özgürlüktür, kimi için tutku, kimi için yalnızca iki insan arasındaki romantik bir bağdır. Fakat Türk kültüründe aşk bunların çok ötesindedir. Bizim topraklarımızda aşk; sabrın, sadakatin, özlemin ve bazen de sessizce çekilen bir acının adıdır. Türk insanı sevdayı yalnızca yaşamaz; taşır. İçinde büyütür. Onu bazen bir türküye, bazen bir şiire, bazen de yıllarca suskun kalan bir bakışa dönüştürür.

Çünkü Türk kültüründe aşk hiçbir zaman yüzeysel olmadı. Bizim hikâyelerimizde sevda, gelip geçici bir heves gibi anlatılmaz. Aşk; insanın kaderine işleyen bir iz gibidir. Bu yüzden Anadolu’da “sevda” kelimesi bile sıradan kullanılmaz. İnsan “aşık oldum” derken bile içinde biraz korku, biraz teslimiyet hisseder. Çünkü bilir ki gerçek sevda insanı değiştirir. Bir daha eski hâline dönemezsin.

Türklerin aşk anlayışına baktığımızda, bunun yalnızca kadın ve erkek arasındaki duygusal bağ olmadığını görürüz. Eski Türk destanlarında bile sevgi; sadakat, onur ve bağlılıkla iç içe anlatılır. Dede Korkut hikâyelerinde yiğitlik kadar sevda da vardır. Çünkü Türk kültüründe seven insan aynı zamanda koruyan insandır. Sevilen kişi yalnızca bir arzu nesnesi değildir; uğruna mücadele edilen, emanet gibi görülen bir değerdir. Belki de bu yüzden bizim aşk hikâyelerimizde fedakârlık bu kadar büyüktür.

Kerem ile Aslı’nın hikâyesini düşünelim. Kerem’in diyar diyar sevdiğinin peşinden gitmesi yalnızca romantik bir hikâye değildir. Bu, Türk kültüründeki sevdanın direncidir. Ferhat’ın Şirin için dağı delmesi yalnızca bir masal değil; aşkın emek olduğunu anlatan güçlü bir semboldür. Bugün modern dünyada insanlar “gerçek aşk var mı?” diye sorarken, bizim kültürümüz yüzyıllar önce bunun cevabını vermiştir: Gerçek sevda kolay değildir. Emek ister, sabır ister, bazen de insanın canından bir parça koparıp götürür.

Belki de bu yüzden Türk milletinin hafızasında aşk ile hüzün birbirinden hiç ayrılmamıştır. En güzel türkülerimizin ayrılık üzerine olması tesadüf değildir. Çünkü bu topraklarda insanlar çoğu zaman sevdiklerine kavuşamamıştır. Savaşlar olmuş, gurbet olmuş, yollar insanları ayırmış, hayat nice sevdayı yarım bırakmıştır. Anadolu’nun herhangi bir köyünde yakılan ağıt ile Orta Asya bozkırında söylenen bir kopuz ezgisi arasında aynı duygu gizlidir: Hasret.

Türk insanı aşkı bağırarak değil, derinden yaşar. Belki de bu yüzden bizim kültürümüzde gözler çoğu zaman kelimelerden daha fazla şey anlatır. Bir mendilin yıllarca saklanması, bir fotoğrafın sararıp eskise bile atılamaması, eski bir türkünün insanın boğazını düğümlemesi bundandır. Çünkü sevda bizde hafızadır. İnsan sevdiğini unutsa bile, onun bıraktığı hissi unutamaz.

Divan edebiyatına baktığımızda da aşkın ne kadar derin işlendiğini görürüz. Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde” sözü boşuna söylenmemiştir. Aşk, yalnızca bir insana duyulan his değil; hayatın özü olarak görülmüştür. Tasavvufta ise aşk daha da farklı bir yere ulaşır. Yunus Emre’nin dizelerinde sevda insanı Allah’a götüren yol olur. Yani bizim kültürümüzde aşk yalnızca dünyevi bir duygu değildir; insanı olgunlaştıran, onu kendi nefsinden çıkarıp başka bir yere taşıyan bir yolculuktur.

Ne var ki modern çağ, aşkın ruhunu değiştirdi. İnsanlar artık birbirine çok daha kolay ulaşıyor ama bir o kadar hızlı vazgeçiyor. Eskiden bir mektup haftalarca beklenirdi; şimdi saniyeler içinde gelen mesajlar bile insanları tatmin etmiyor. Sosyal medya çağında herkes birbirini görüyor ama kimse gerçekten kimseyi tanımıyor. İnsanlar birbirine yakın ama ruhlar birbirinden uzak. Belki de bu yüzden günümüz ilişkilerinde en çok eksik olan şey derinlik.

Eskiden sevda biraz da beklemekti. Bir pencerenin önünden geçebilmek için saatlerce yol yürümekti. Sevdiğinin adını bir deftere yazıp kimseye göstermemekti. Şimdi ise her şey hızlı tüketiliyor. İnsanlar hislerini bile aceleyle yaşıyor. Oysa gerçek aşk acele sevmez. Çünkü sevda zaman ister. İnsan ancak zamanla bir başkasının ruhuna dokunabilir.

Türk kültüründe erkek de kadın da aşkı ağır yaşar. Erkek sevdiği kadının adını kolay kolay diline düşürmez ama onu ömrü boyunca unutamaz. Kadın sevdiğini sessizce bekler, bazen yıllarca içinde taşır. Bizim türkülerimizdeki o derin kırgınlık biraz da bundandır. Çünkü aşk her zaman kavuşmak değildir. Bazen insanın içinde ömür boyu kapanmayan bir yara olarak kalır.

Belki de “yar” kelimesinin “yara” ile aynı kökten gelmesi boşuna değildir. İnsan en çok sevdiğinden yara alır. Ama yine de sevmekten vazgeçmez. Çünkü Türk kültüründe aşk acısı bile kutsal sayılır. Seven insan çektiği acıyı bir utanç gibi değil, sevdiğine olan sadakatinin nişanı gibi taşır.

Bugün insanlar mantığın ilişkileri kurtaracağını düşünüyor. Oysa aşk yalnızca mantıkla açıklanabilecek bir şey değildir. Gerçek sevda bazen insanın bütün düzenini bozar. Uykularını kaçırır, geceleri eski şarkılara sığınmasına neden olur. İnsan sevdiği kişiyi düşünürken bazen dünyanın geri kalanını unutabilir. Çünkü aşk biraz da insanın kendinden vazgeçebilmesidir.

Fakat burada önemli olan bir şey vardır: Türk kültüründe aşk hiçbir zaman yalnızca sahip olmak anlamına gelmez. Gerçek seven insan, sevdiğini korumak ister. Onun iyi olmasını ister. Bazen kavuşamasa bile mutlu olmasını diler. İşte sevdayı büyük yapan da budur. Çünkü aşk yalnızca “ben” demekten çıktığında gerçek olur.

Belki de bu yüzden bu millet, aşkı her zaman şiirle anlatmıştır. Çünkü bazı duygular düz cümlelere sığmaz. Bir bağlama sesi, bir bozlak, eski bir gazel bazen yüzlerce kelimeden daha fazlasını anlatır. Türk insanı sevdayı konuşmaktan çok hisseder. İçine atar. Gece olunca yıldızlara bakar, bir türkü açar, kimseye söylemediği özlemlerini sessizce yaşar.

Ve belki de aşkın en gerçek hâli budur. Gürültülü değil; derin. Gösterişli değil; samimi. Geçici değil; insanın ruhuna işleyen bir iz gibi kalıcı…

Çünkü Türk kültüründe aşk, yalnızca bir duygu değil; insanın karakterini şekillendiren büyük bir imtihandır. Seven insan değişir. Olgunlaşır. Beklemeyi öğrenir. Susmayı öğrenir. Vazgeçmemeyi öğrenir. Ve bazen bir ömür boyunca yalnızca tek bir insanın hatırasıyla yaşar.

Belki herkesin hayatında bir “yarım kalan hikâye” vardır. Ama Türk insanı için yarım kalan aşklar bile tamamlanmış kadar değerlidir. Çünkü bizde sevda, sadece kavuşmak değil; hissedebilmek meselesidir. İnsan bazen bir ömür boyunca sevdiğine dokunamaz ama yine de onu kalbinin en güzel yerinde yaşatır.

İşte bu yüzden aşk, Türk kültüründe hiçbir zaman basit bir mesele olmadı. Çünkü bu topraklarda sevda; biraz dua, biraz sabır, biraz ateş, biraz da kaderdir.

Bu Topraklarda Aşk, Biraz Hasret Biraz Kaderdir..
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Giriş Yap

Halk Meclisi Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin