Biz hiçbir zaman sıradan bir siyasi hareketin dar kalıplarına sığmadık. Siyaseti, oy hesabı yapanların terazisinde tartmadık. Popülist rüzgârların önünde savrulmadık. Koltuk pazarlıklarının kirli diline teslim olmadık. Çünkü biz, günü kurtarmanın değil, geleceği kurmanın derdini taşıdık.
Bugün dönüp baktığımızda, siyasetin büyük bir kısmı “kızar mı, küser mi, uzaklaşır mı” korkusuyla şekilleniyor. Hakikatin yerini hassasiyetler, cesaretin yerini hesaplar almış durumda. Oysa biz, en başından beri başka bir yolun yolcusuyduk. Doğruyu, bedeli ne olursa olsun söylemenin yükünü omuzladık. Bedel ödedik, yalnız kaldık, yanlış anlaşıldık… Ama bir an olsun hakikatten geri durmadık.
Türk milliyetçiliği iddiasında olan çevrelerde dahi bu duruşumuz kimi zaman rahatsızlık doğurdu. Eleştirdik. Gerektiğinde en önde yürüyenleri bile eleştirdik. Çünkü isimlerin, makamların, unvanların hiçbir kutsiyeti yoktur. Kutsal olan tek şey vardır: Vatan. Millet. Devlet. Ve o devleti çağdaş bir ufka taşıyan Cumhuriyet iradesi.
Bu yüzden mesele Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyet olduğunda, gerisi teferruattır. O noktada ne dostluk tanırız ne akrabalık. Hakikatin terazisinde herkes eşittir. Kim doğruyu yapıyorsa yanında dururuz, kim yanlış yapıyorsa karşısında dururuz. Bu kadar net, bu kadar yalın.
Biz yıllardır aynı çağrıyı yaptık: “Toy kurun, kurultay yapın, sırtınızı millete yaslayın.” Çünkü bu millet, tarih boyunca kendi kaderini kendi tayin etmiş bir millettir. Kapalı kapılar ardında şekillenen hesaplarla değil, milletin iradesiyle yürüyenler iz bırakır. Talip olduğunuz şey bir makam değilse, bir koltuk değilse; o zaman hedefiniz tarihe geçmek değil, tarih yapmak olmalıdır.
Tarih yazmak, kalemle olur. Tarih yapmak ise yürekle.
Ve tarih, korkakların değil, cesur olanların omuzlarında yükselir.
Bugün eksik olan tam da budur: Feraset. Cesaret. Hamiyet.
Feraset; günü değil yarını görebilmektir.
Cesaret; doğruyu, yalnız kalsanız bile söyleyebilmektir.
Hamiyet; kendin için değil, millet için yanabilmektir.
Bu üçü yoksa ne siyaset kalır geriye ne dava ne de iddia.
Biz durduğumuz yeri biliyoruz. Rüzgâra göre yön değiştirenlerden olmadık, olmayız. Alkış uğruna eğilmedik, güç karşısında susmadık. Çünkü biz, bir fikrin değil bir milletin sorumluluğunu taşıyoruz.
Bugün hâlâ aynı noktadayız. Aynı kararlılıkla, aynı inançla…
Eğer bir gün bu topraklarda gerçekten tarih yazılacaksa, bu; hesap yapanların değil, hesap soranların eseri olacaktır. Ve o gün geldiğinde, biz yine aynı yerde duracağız:
Milletin yanında. Devletin emrinde. Cumhuriyetin izinde.





Yorumlar kapalı.