SİMGE ERCİYAS: Bugün, Türkiye’nin güvenliğini ve egemenlik haklarını doğrudan ilgilendiren, ancak çoğu zaman “kültürel faaliyet” maskesi altında yürütülen bir konuyu, Alman vakıflarının Türkiye operasyonlarını konuşacağız. Konuğumuz, Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Uzmanı Sayın Ömer Kalaycı.
Ömer Bey, son günlerde Friedrich Ebert Vakfı (FES) ve George Soros bağlantıları üzerinden yeniden alevlenen bu tartışmalar bize ne söylüyor? Necip Hablemitoğlu’nun 20 yıl önceki uyarıları bugün neden hala masada? Makalelerinizde bu vakıflar için “Alman Gizli servisi BND’nin ileri karakolları” tabirini kullanılıyorsunuz. Bir sivil toplum kuruluşu nasıl bir ileri karakol görevi görebilir? İleri sürdüğünüz tanım ve gerekçeler bir komplo teorisi mi, yoksa rasyonel ve sahada karşılığı olan tehdit mi?
ÖMER KALAYCI: “Bu bir komplo değil. Ben çalışmalarımı bilgiye, veriye ve gerçek kaynaklara göre ele alan biriyim; öyle de olmak zorundayız. Dolayısıyla tanımlamaya çalıştığım ve ileri sürdüğüm gerekçeler saf bir jeopolitik gerçeklikle bağlantılıdır. Bakınız, Almanya’da bu vakıflar bütçelerini %90 oranında federal devletten alırlar. Yani para Berlin’den geliyorsa, izlenen ve sürdürülen politika da Berlin’den belirlenir. Benim ‘ileri karakol’ dediğim mesele, klasik casusluktan farklıdır. Bu yapılar, istihbaratın ‘yumuşak güç‘ (soft power) koludur.
1990’lı yıllarda Güneydoğu’da ‘insani yardım’ adı altında dolaşanların hazırladığı raporlar, bugün Almanya’nın Türkiye’ye yönelik dış politikasının ana omurgasını oluşturuyor. Eğer bir yapı, sivil toplum kılıfıyla bir ülkenin sosyolojik fay hatlarını (etnik, mezhepsel, kültürel) haritalandırıyorsa, o artık bir istihbarat servisinin öncü birliği konumuna getirilmiştir. Berlin, bu vakıflar aracılığıyla Türkiye’nin iç işlerine doğrudan müdahale etmeden, toplum mühendisliği yapmaktadır.”
SİMGE ERCİYAS: Necip Hablemitoğlu’nun üzerinde en çok durduğu konu Bergama Altın Madeni dosyasıydı. Alman vakıflarının Türkiye’nin yerli enerji ve maden kaynaklarına olan bu “alerjisini” nasıl okumalıyız?
ÖMER KALAYCI: “Alman Dış Politikasının ve Gizli servisi BND’nin İleri Karakolları Alman Vakıfları, Türkiye’nin sadece enerji ve maden kaynakları konusunda değil; başta savunma sanayii olmak üzere özellikle beşeri sermayenin temeli nitelikli insan gücü konusunda da çalışmalar yürütmektedir. Dolayısıyla Alman Vakıflarının izlediği politikayı stratejik bir sabotaj olarak okumalıyız. Almanya, sanayi devidir ama hammadde ve enerji bağımlısı bir ülkedir. Türkiye’nin hammadde ve enerjisini kendi imkânlarıyla çıkarması, Türkiye’nin hem cari açığını kapatması hem de dışa bağımlılığını kırması demektir. Merhum Necip Hablemitoğlu şunu deşifre etmişti: Alman vakıfları, yerel halkı ‘çevrecilik’ üzerinden örgütleyerek yerli madenciliği durdurmaya çalışıyordu. Bugün de durum çok farklı değil. Karadeniz gazı ya da nükleer enerji projelerimize karşı çıkan ‘fonlu’ yapıların arkasına baktığınızda, yine aynı vakıf ağlarını görüyoruz. Mesele ağaç veya toprak değil; mesele, Türkiye’nin Alman sanayisinin pazar alanı olarak kalmasını sağlamak; beşeri sermayeyi zihinsel ele geçirme meselesidir. Bu düpedüz Türkiye’ye ve Türk ulusuna yapılmakta olan bir ‘Ekonomik İstihbarat’ operasyonudur.”
SİMGE ERCİYAS: Oda TV’nin geçtiğimiz günlerde yayımladığı haberinde George Soros’un Friedrich Ebert Vakfı’na (FES) verdiği destek ve bu iki yapının ortak hareket ettiği vurgulanıyor. Küresel sermaye ile Alman devlet vakıfları nerede buluşuyor?
ÖMER KALAYCI: “Buluştukları yer, ‘Ulus Devletin Çökertilmesi’ noktasıdır. Soros tipi ‘Açık Toplum’ modelleri ile Alman vakıflarının ‘demokrasi ihracı’ söylemi birbirini tamamlar nitelik taşımaktadır.
Şunu iyi anlamalıyız: finansmanı federal devlet bütçesinden verilen bu vakıflar, hedef ülkede kendilerine bağımlı bir ‘akademisyen, aydın, siyasetçi ve medya sınıfı’ yaratırlar. Fonlanan medya organları, Türkiye’nin milli çıkarlarını savunduğu her noktada (Libya, Doğu Akdeniz(Mavi Vatan), Karabağ) ‘Türkiye maceraya giriyor’ algısı pompalarlar. Bu, bir ülkenin bağışıklık sistemini içeriden felç etmektir. George Soros’un finansal gücüyle Alman devletinin kurumsal gücü birleştiğinde, hedef alınan ülkenin siyasal sistemi ‘hibrit bir saldırı’ altındadır demektir.”
SİMGE ERCİYAS: Bu vakıfların Türkiye’deki faaliyetleri bugün nasıl bir form değiştirdi? Güvenlik bürokrasisi bu konuda ne yapmalı?
ÖMER KALAYCI: “Artık ‘Bilgi Madenciliği’ devrindeyiz. Vakıflar artık sadece çalıştay yapmıyor; dijital mecralar üzerinden devasa bir veri seti topluyorlar. Sosyal medya üzerinden gençleri hedef alan projeler, (dil kurslarından, Almanya’ya nasıl gelirsiniz, hangi alanlarda açık var, vizenizi nasıl alırsınız gibi hazırlanan postları gözünüzün önüne getirin) aslında gelecekteki ‘toplumsal patlama’ noktalarını belirleme girişimidir.
Merhum Necip Hablemitoğlu’nun yarım bıraktığı o cümle çok kritiktir: ‘Türkiye, kendi içindeki bu ileri karakolları tasfiye etmediği sürece, tam bağımsız bir dış politika yürütemez.’ Bugün yapılması gereken, bu vakıfların finansal ağlarını ve ‘sivil toplum’ adı altındaki operasyonel faaliyetlerini, milli güvenlik süzgecinden kesintisiz geçirmektir. İstihbarat sadece teknik takip veya bilgi toplamakla değil, bu sinsi sivil sızmaları durdurarak yapılır.”
SİMGE ERCİYAS: Son olarak söylemek istediğiniz ya da eklemeleriniz var mı?
ÖMER KALAYCI: “Son sözüm şu olsun: Türkiye’de güvenlik ve terörizm alanında yapılan ve siyaset biliminin alt disiplin kollarından uluslararası ilişkiler ve dış politika konularında da tartışılması gereken konu ‘yumuşak güç’ diye hafife aldığımız bu yapıların, aslında bir ülkenin zihin haritalarını yeniden çizen operasyonel silahlar ve ileri karakolları olduğu unutulmamalıdır. Türkiye, artık ‘demokrasi, insan hakları, ekoloji’ gibi evrensel kavramların ardına gizlenmiş jeopolitik hamleleri yutacak kadar tecrübesiz bir devlet değildir.
Batı merkezli başkentlerden gelen fonlarla bilimsel çalışmalar yapılamaz. Maalesef Türkiye’deki akademinin içler acısı durumu ortadadır. Hatta sadece siyaset, akademi alanında bu fonlardan yararlanılmıyor; yerel yönetimler başta olmak üzere devletin can alıcı kurumlarında görev yapan bir takım bürokratların da Berlin’den gelen fonlar karşılığında Ankara’da sözüm ona milli siyaset yapmaya çalışıyor. Eğer bir vakıf, bizim toprağımız, ağacımız, hammaddemiz, madenimizle, bizim enerjimizle veya bizim gençliğimizin istikbaliyle kendi devletinin çıkarları doğrultusunda ilgileniyorsa, orada sivil toplum bitmiş, istihbari nüfuz operasyonu başlamış demektir.
Merhum Necip Hablemitoğlu’nun 20 yıl önce canı pahasına işaret ettiği o ‘görünmez işgal’, bugün dijitalleşerek ve rafine hale getirilerek hibrit savaşın öncülüğünü sürdürmektedir. Devletin bağışıklık sistemi olan güvenlik bürokrasisi ve uyanık kalması gereken sivil kamuoyu şunu asla unutmamalı: Kendi toprağında egemenlik, sadece sınır boylarında nöbet tutarak değil; o sınırların içindeki zihinleri ve yurtdışına çıkmaya çalışan nitelikli beyin gücünü yabancı ajandaların ileri karakolu olmaktan koruyarak sağlanır.
Türkiye, bu ağları deşifre ettikçe ve kendi milli sivil toplumunu inşa ettikçe tam bağımsızlık yolunda yürümeye devam edecektir. Tehlike büyüktür, ama farkındalık da artık bir o kadar yüksektir. Bu imkânı bana tanıdığınız için teşekkür ederim.”
SİMGE ERCİYAS: Ömer Bey, bu çarpıcı analizleriniz için teşekkür ederiz. Değerli okurlar, gördüğümüz kadarıyla, masum bir vakıf logosunun, bir çevre duyarlılığının ya da bir ‘kültürel değişim’ projesinin ardında; bazen bir enerji savaşı, bazen bir istihbarat raporu, bazen de Türkiye’nin tam bağımsızlık yürüyüşüne kurulmuş bir barikat gizli olabiliyor.
Ömer Bey’in de altını çizdiği üzere; bilgi en büyük güçtür, ancak bu bilgiyi kimin, ne amaçla ve hangi fonda topladığı milli güvenliğin asıl meselesidir. Rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun yıllar önce hayatı pahasına açtığı o parantez, bugün Türkiye’nin bölgesel bir güç olma mücadelesinde hala en kritik eşiklerden biri olarak duruyor.
Şu gerçeği unutmamak gerekiyor: Kendi kaynaklarına hâkim olamayan, kendi zihin dünyasını yabancı ajandalara teslim eden toplumlar, başkalarının yazdığı senaryolarda ancak figüran olabilirler. Bizler bu ‘stratejik bakışı’ koruduğumuz sürece, Türkiye kendi senaryosunu yazmaya devam edecektir.












Yorumlar kapalı.