Biz hep ortalamanın üzerinde zekâya, yüksek ahlâka ve güçlü karaktere sahip insanları esas alarak konuşuyoruz. Toplumu anlatırken de sanki herkes dürüst, herkes vicdanlı, herkes görevini hakkıyla yapıyormuş gibi varsayıyoruz. Sonra dönüp, “Bu halk neden böyle?” diye yakınmaya başlıyoruz.
Peki hiç neşteri kendimize vurduk mu?
Bir cerrah soğukkanlılığıyla toplumun bütün kesimlerini masaya yatıralım.
Önce çiftçiden başlayalım.
Yıllarca ekmediği araziyi ekmiş gibi gösterip devletten destek alanlar olmadı mı? Daha fazla ürün almak uğruna toprağı kimyasala boğanlar, bilinçsiz ilaçlama yapanlar, hibrit tohuma bağımlı hale gelenler olmadı mı? Sütün içine su karıştıranlar, tahıla taş katanlar, ürünü olduğundan farklı gösterenler çıkmadı mı?
Elbette çıktı.
İstisnalar müstesna…
Gelelim işçiye…
Mesai saati dolsun da eve gideyim anlayışıyla çalışanlar olmadı mı? “Bu benim işim değil” diyerek sorumluluktan kaçanlar, patronun malını kendi malı gibi korumayanlar, verilen ekipmanı hoyratça kullananlar, işi yapmak yerine yapmış gibi görünenler olmadı mı?
Oldu.
Gelelim memura…
Vatandaş kapıda sıra beklerken çay sohbetini daha önemli görenler olmadı mı? “Nasıl olsa kimse bana bir şey yapamaz” rahatlığıyla hareket edenler, bugün git yarın gel anlayışını devlet ciddiyetinin önüne koyanlar çıkmadı mı? Bir vatandaşın saatlerini, günlerini hatta aylarını bürokrasi koridorlarında tüketenler olmadı mı?
Oldu.
Şimdi esnafa bakalım.
Fahiş fiyat uygulayanlar, stokçuluk yapanlar, karaborsacılık yapanlar, sahte veya kalitesiz ürünü kaliteliymiş gibi satanlar olmadı mı? Bir günlük kazanç uğruna yılların güvenini harcayanlar çıkmadı mı?
Çıktı.
Müteahhitlere bakalım…
Demirden, çimentodan çalanlar olmadı mı? İnsanların can güvenliğini kâr hesabına kurban edenler olmadı mı?
Oldu.
Siyasetçiye bakalım…
Millete hizmet için aldığı yetkiyi kişisel menfaat için kullananlar olmadı mı? Seçimden seçime halkın kapısını çalanlar çıkmadı mı?
Çıktı.
Akademisyene bakalım…
Bilim üretmek yerine makam peşinde koşanlar olmadı mı?
Oldu.
Gazeteciye bakalım…
Hakikatin değil, menfaatin yanında duranlar olmadı mı?
Oldu.
İş insanına bakalım…
Vergiden kaçırmak için kırk takla atanlar olmadı mı?
Oldu.
Öğrenciye bakalım…
Emek vermeden başarı elde etmeye çalışanlar olmadı mı?
Oldu.
Velilere bakalım…
Çocuğuna ahlâk öğretmek yerine her yanlışını savunanlar olmadı mı?
Oldu.
Liste uzar gider…
Çünkü sorun sadece bir kesimde değil.
Sorun tepeden tırnağa bütün topluma yayılmış durumda.
Herkes dürüstlük bekliyor ama önce kendisi dürüst olmak istemiyor.
Herkes adalet istiyor ama iş kendi menfaatine geldiğinde adaleti unutuyor.
Herkes liyakat diyor ama tanıdığı işe girsin istiyor.
Herkes ahlâk istiyor ama fırsatını bulduğunda kendi ahlâk sınırlarını esnetiyor.
İşte acı gerçek burada.
Bir toplumun ortalaması neyse yöneticisi de, bürokrasisi de, esnafı da, işçisi de, siyasetçisi de büyük ölçüde odur.
Aynaya bakmadan memleket düzelmez.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
Önce kendimizi düzelteceğiz.
İşimizi hakkıyla yapacağız.
Kul hakkından sakınacağız.
Doğruyu menfaatimize göre değil, doğru olduğu için savunacağız.
Çünkü mesele sadece ekonominin, siyasetin veya hukukun bozulması değildir.
Asıl mesele vicdanların aşınmasıdır.
Vicdan aşındığında kanun yetmez.
Vicdan aşındığında mahkeme yetmez.
Vicdan aşındığında polis yetmez.
Vicdan aşındığında devlet yetmez.
O zaman iyi insanlar yalnızlaşır, dürüstlük garip kalır ve ahlâk bir erdem olmaktan çıkıp cesaret işine dönüşür.
Bugün ülkemizin en büyük meselesi ekonomik kriz değil, siyasi kriz değil, yönetim krizi de değil…
Asıl mesele ahlâk krizidir.
Ve bu kriz çözülmeden diğer hiçbir sorun kalıcı olarak çözülemez.












Yorumlar kapalı.