Ömer Çam
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Milleti Yaşat ki Devlet Yaşasın, Türk Milletinin Alın Terine Nefes Lazım!

Milleti Yaşat ki Devlet Yaşasın, Türk Milletinin Alın Terine Nefes Lazım!

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Devletler yalnızca sınırlarıyla, ordularıyla veya hazinelerindeki altınlarla ayakta kalmaz. Bir devletin gerçek gücü, milletinin üretme kabiliyetinden, emeğinden, umudundan ve geleceğe olan inancından doğar. Tarih boyunca Türk devlet geleneğinin özü de bu anlayış üzerine kurulmuştur. Çünkü Türk devlet aklı, milleti devlete yük olarak değil, devletin varlık sebebi olarak görmüştür.

Bugün ise Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca insan ortak bir sıkıntıyla karşı karşıyadır. Esnaf dükkânını açık tutmaya, çiftçi tarlasını ekmeye, işçi evine ekmek götürmeye, memur ay sonunu getirmeye, emekli ise insan onuruna yakışır bir hayat sürmeye çalışmaktadır. Ancak hayat pahalılığı, kredi kartı borçları, ihtiyaç kredileri ve giderek büyüyen faiz yükü, milyonlarca vatandaşın omuzlarında ağır bir yük hâline gelmiştir.

Asıl mesele borcun kendisi değildir. Asıl mesele, insanların artık anaparalarını değil, katlanarak büyüyen faizleri ödemek zorunda kalmalarıdır. Bir kredi başka bir krediyle, bir kredi kartı borcu başka bir kredi kartıyla kapatılmaya çalışılmaktadır. İnsanlar çalışıp üretmek için değil, borçlarını çevirebilmek için yaşar hâle gelmektedir.

Oysa Türk devlet geleneği, zor zamanlarda milletin sırtına yeni yükler bindirmeyi değil, yükünü hafifletmeyi esas almıştır. Selçuklu Devleti döneminde kuraklık, kıtlık ve savaş yıllarında halkın üzerindeki vergi yükü hafifletilmiş, üretimin devamı için çeşitli kolaylıklar sağlanmıştır. Çünkü devlet biliyordu ki üretici ayakta kalırsa devlet de ayakta kalacaktır. Osmanlı Devleti’nde de benzer bir anlayış hâkimdi. Olağanüstü dönemlerde alınan avarız vergileri zaman içinde kaldırılmış, savaşlar, kuraklıklar ve doğal afetler sonrasında bazı bölgelerde vergi muafiyetleri uygulanmış, çiftçinin toprağını terk etmemesi için kolaylıklar sağlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet’ten Kanuni Sultan Süleyman’a kadar birçok padişah döneminde üretimin devamı, devletin bekası meselesi olarak görülmüştür. Çünkü yönetenler biliyordu ki dükkânını kapatan esnafın, toprağını terk eden çiftçinin ve geçim sıkıntısı yaşayan halkın olduğu yerde güçlü bir devletin yaşaması mümkün değildir.

Türk devlet geleneğinin özü, yüzyıllardır değişmeyen şu anlayışta saklıdır: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da aynı anlayış devam etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın ardından yorgun ve yoksul bir ülke devralmıştı. Sanayi yok denecek kadar azdı, ulaşım altyapısı yetersizdi ve sermaye son derece sınırlıydı. Buna rağmen Cumhuriyet kadroları, milleti borç yükü altında bırakmayı değil, üretim yoluyla kalkındırmayı tercih etti. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi bunun en önemli örneklerinden biri oldu. Atatürk burada yaptığı konuşmada “Ekonomik zaferlerle taçlandırılmayan siyasi zaferler kalıcı olamaz” diyerek Cumhuriyet’in ekonomi anlayışının temelini ortaya koydu.

Atatürk’e göre tam bağımsızlık yalnızca askerî başarılarla değil, ekonomik bağımsızlıkla da mümkündü. Bu anlayış doğrultusunda Sümerbank kuruldu, Etibank kuruldu, şeker fabrikaları açıldı, demiryolları inşa edildi, tarım desteklendi ve millî sanayi teşvik edildi. Çünkü Atatürk biliyordu ki ekonomik bağımsızlığını kaybeden milletler, siyasi bağımsızlıklarını korumakta da zorlanırlar.

1929 Dünya Ekonomik Buhranı bütün dünyayı sarsarken Türkiye de bundan etkilendi. Ancak Cumhuriyet yönetimi, milletin sırtına yeni yükler bindirmek yerine devletçilik politikalarıyla üretimi ayakta tutmaya çalıştı. Amaç vatandaşın daha fazla borçlanması değil, üretim gücünün korunmasıydı.

Aradan geçen yaklaşık bir asra rağmen değişmeyen gerçek şudur: Bir milletin gücü, bankaların açıkladığı kâr rakamlarıyla değil, vatandaşının refahıyla ölçülür.

Bugün mahalle esnafı siftahsız dükkân kapatıyorsa, çiftçi mazot ve gübre maliyetleri karşısında üretmekte zorlanıyorsa, işçi maaşını almadan kredi kartı borcunu düşünüyorsa, memur ay sonunu getirebilmek için kredi çekmek zorunda kalıyorsa ve emekli pazar filesini doldurmakta zorlanıyorsa burada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir mesele vardır.

Üstelik bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. 2008 küresel finans krizinin ardından Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa ülkelerine kadar birçok devlet, vatandaşlarının ve işletmelerinin borç yükünü hafifletecek yeniden yapılandırma modelleri uygulamıştır. COVID-19 salgını döneminde Almanya, Fransa, İtalya ve birçok Avrupa ülkesi kredi ödemelerini ertelemiş, vergi kolaylıkları sağlamış ve işletmelerin ayakta kalabilmesi için destek paketleri açıklamıştır. Çünkü modern devlet anlayışı, kriz zamanlarında vatandaşını yalnız bırakmak değil, ona nefes aldırmaktır.

Bugün Türkiye’de de milyonlarca insan borcundan kaçmak istememektedir. Esnaf borcunu ödemek istemekte, çiftçi borcunu ödemek istemekte, işçi, memur, emekli ve asgari ücretli vatandaş borcunu ödemek istemektedir. Ancak milyonlarca insan artık anaparayı değil, faizleri, gecikme bedellerini ve masrafları ödemeye çalışmaktadır.

İşte bu noktada çözüm, yeni borçlar üretmek değil, vatandaşın nefes almasını sağlayacak yeni bir ekonomik anlayış ortaya koymaktır. Çözüm; kredi ve kredi kartı borçlarında anaparayı esas alan, faiz yükünü ortadan kaldıran veya hafifleten, uzun vadeye yayılan, insanı merkeze alan kapsamlı bir yapılandırma modelidir. Bu bir borç affı değildir. Bu, ekonomik bir can suyudur. Bu, yeniden üretmenin önünü açmaktır. Bu, esnafın dükkânını açık tutabilmesidir. Bu, çiftçinin yeniden toprağına sarılmasıdır. Bu, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesidir. Bu, emeklinin huzurla yaşayabilmesidir.

Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi insandır. Ekonomi emektir. Ekonomi alın teridir. Ekonomi umuttur.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomik bağımsızlık anlayışı bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır. Çünkü Atatürk için ekonomik bağımsızlık yalnızca devlet bütçesinin dengede olması demek değildi; çiftçinin üretmesi, işçinin emeğinin karşılığını alması, esnafın dükkânını açık tutabilmesi ve gençlerin geleceğe güvenle bakabilmesi demekti.

Bu nedenle bugün atılacak kapsamlı ve faizsiz bir yapılandırma adımı, yalnızca ekonomik bir karar değil; aynı zamanda sosyal devlet anlayışının, Türk devlet geleneğinin ve ekonomik bağımsızlık ülküsünün bir gereği olacaktır. Çünkü güçlü devlet, vatandaşının sırtındaki yükü artıran değil, gerektiğinde onun yükünü paylaşan devlettir.

Tarih boyunca değişmeyen hakikat şudur: Milleti yaşat ki devlet yaşasın.

Türk milleti dün Çanakkale’de vatanını savunurken nasıl fedakârlık yaptıysa, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yokluklar içinde fabrikalar kurarken nasıl alın teri döktüyse, bugün de çalışacak, üretecek ve kalkınacaktır. Yeter ki Türk milletinin alın teri faiz sarmalının altında ezilmesin. Çünkü Türk milletinin alın teri faiz sarmalına teslim edilemez. Ve çünkü ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın ayrılmaz bir parçasıdır.

Milleti Yaşat ki Devlet Yaşasın, Türk Milletinin Alın Terine Nefes Lazım!
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Giriş Yap

Halk Meclisi Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin