TARİHİN EN PARADOKSAL NÖBETİ: KULEDEN KÖPRÜYE BİR HAFIZA ODASI
Tarih bazen insanı kendi laboratuvarına sokar ve acımasız bir ayna tutar. Hafıza dediğimiz şey ise o aynadaki sır gibidir; döküldü mü, arkasındaki gerçeği göremezsiniz.
Gelin, hafızanın o tozlu odalarından birine, 1918’in İstanbul’una gidelim…
İngilizler şehre girdiğinde Galata Kulesi’ne, otellere ve resmi binalara kendi bayraklarını çekmişlerdi. Yıllarca kulaktan kulağa bir rivayet dolaştı bu şehirde:
“İngilizler bayraklarını astı, indirilmesin diye de Osmanlı zabitlerini başına dikti.”
Resmi tarih bunun tam olarak böyle olmadığını söyler. İngiliz, kendi bayrağını korumak için Türk subayına güvenecek kadar saf değildi. Nöbeti kendi askeri tutardı.
Ama İngiliz’in daha rafine bir zulmü vardı:
“Selam Kanunu.”
Sokaktaki en rütbesiz işgal erine bile koskoca Osmanlı zabitinin selam vermesi bekleniyordu. Türk polisi, Türk jandarması kendi yurdunda görev yaparken tepelerinde İngiliz subaylarının denetimi vardı.
İşte halkın hafızasına kazınan asıl yara buydu.
O yüzden zamanla gerçeklerle efsaneler birbirine karıştı. İnsanlar yaşadıkları haysiyet kırılmasını tek bir cümlede özetledi:
“Kendi yurdumuzda elin bayrağını bize koruttular.”
Belki tam olarak böyle olmamıştı.
Ama hissedilen tam olarak buydu.
O günlerin gururlu subayları, düşman erine selam vermemek için üniformasını çıkarıp sivil kıyafetlerle dolaşıyor, geceleri ise işgal bayraklarını indirip yerine Türk bayrağı asmak için canını ortaya koyuyordu.
Çünkü bayrak onlar için sadece kumaş değildi.
Bayrak vatandı.
Bayrak haysiyetti.
Bayrak bağımsızlıktı.
Şimdi filmi saralım bugüne…
Yıl 2026.
Mekân İstanbul’un kalbi.
Boğaziçi Köprüsü.
Günlerdir köprünün üzerinde Amedspor bayrağı dalgalanıyor.
Şampiyonluk hatırasıdır deniliyor.
Kutlamadır deniliyor.
Belki de öyledir.
Ama burada kimse çıkıp da meselenin sadece futbol olduğunu anlatmaya kalkmasın.
Çünkü bu ülkede milyonlarca insanın Amedspor’a yönelik tepkisi, bir futbol takımının attığı gole ya da kazandığı kupaya değildir.
Mesele yıllardır futbolun içine taşınan siyasi anlamlardır.
Mesele, sporun birleştirmesi gerekirken ayrıştırmasının yarattığı rahatsızlıktır.
Mesele, bazı sembollerin toplumun önemli bir bölümünde oluşturduğu kırgınlıktır.
İşte bu yüzden köprüdeki görüntü birçok insan için sıradan bir spor haberi olarak okunmuyor.
Çünkü o köprüde iki gündür başka bir manzara daha var.
Türk polisi.
Devriye araçları.
Emniyet şeritleri.
Tedbirler.
Nöbetler…
Devlet, olası provokasyonları önlemek istiyor.
Polis görevini yapıyor.
Emri uyguluyor.
Kamu düzenini koruyor.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama tarihin bazen garip bir mizah anlayışı vardır.
İnsan ister istemez geçmişle bugünü yan yana koyuyor.
Yüz yıl önce bu milletin evlatları, işgal askerine selam vermemek için üniformasını saklıyordu.
Bugün ise yine bir köprünün üzerinde, yine bir bayrağın gölgesinde, yine devlet görevlileri nöbet tutuyor.
Elbette şartlar aynı değil.
Elbette biri işgaldi, diğeri değil.
Elbette aynı kefeye konulamaz.
Ama hafıza bazen mantıkla değil, duyguyla çalışır.
Bazı görüntüler insanın aklına değil, doğrudan yüreğine dokunur.
İşte bu yüzden köprüdeki o manzara milyonlarca insanın içinde farklı bir yere temas ediyor.
Çünkü mesele bir futbol kulübünün şampiyonluğu değildir.
Mesele yalnızca bir bayrak da değildir.
Mesele, yıllardır sporun ötesine taşan sembollerin bu ülkenin insanlarında oluşturduğu duygudur.
Ve insan sormadan edemiyor:
Biz hangi ara kendi köprülerimizde, kendi sembollerimiz karşısında bu kadar ayrıştık?
Çünkü bayrak dediğin, insanları birleştiriyorsa anlamlıdır.
Köprü dediğin, insanları birbirine yaklaştırıyorsa değerlidir.
Eğer bir köprünün üzerinde dalgalanan herhangi bir sembol, toplumun bir kısmında sevinç, diğer kısmında kırgınlık oluşturuyorsa; orada konuşulması gereken şey sadece o bayrak değildir.
Orada konuşulması gereken şey, ortak hafızamızın hangi noktada birbirinden koptuğudur.
Boğaziçi Köprüsü’nden geçen yalnızca araçlar değildir.
O köprüden bazen bir milletin hafızası geçer.
Bazen haysiyeti geçer.
Bazen de geleceği…












Yorumlar kapalı.