Muhalif olmak; bir güce, bir odağa ya da bir fikre kayıtsız şartsız biat etmeyi reddetmektir. Gerçek muhalefet, adalet ve hakikat arayışını her türlü aidiyetin üzerinde tutmayı gerektirir. Oysa günümüz siyasi ikliminde, en büyük yanılgılardan biri “bizim taraftakiler” ve “karşı taraftakiler” ikilemine sıkışıp kalmaktır. Kendinden olanın hatasını halının altına süpürüp kutsayan, karşı mahallenin ise en insani değerlerini bile hoyratça aşağılayan bir zihniyet, hangi kampta olursa olsun sadece yer değiştirmiş bir “yandaşlıktan” ibarettir. Adına muhalefet demek, o zihniyeti sadece perdeler; dönüştürmez.
Yakın geçmişin siyasi bagajına baktığımızda, bir dönem “Gandi” benzetmeleriyle adaletin simgesi haline getirilen, ancak siyasi hamleleriyle ve kendi adaylık sürecindeki ısrarlarıyla sert eleştirilerin odağı olan Kemal Kılıçdaroğlu portresi, bu yanılsamanın en somut örneğidir. “Kendi adaylığıma ben bile engel olamam” serzenişi veya algısı, bir liderin kendi iradesinin ötesinde bir mekanizmanın dişlileri arasında sıkıştığı hissini uyandırmaktadır.
Peki, ana muhalefet partisinin uzun yıllar liderliğini yapmış bir figürü bu denli çaresiz bırakan, kendi siyasi geleceğini ve partisinin kaderini adeta tek bir çizgiye mahkûm eden dinamik nedir? kamuoyunda sıkça fısıldanan kaset skandalları mı, perde arkası pazarlıklar mı, yoksa uluslararası dengelerin dayattığı o görünmez “vesayet” mi?
Bu soruların kesin cevapları siyasetin karanlık odalarında saklı olsa da, ortaya çıkan tablo nettir: Kendi içindeki antidemokratik işleyişi, koltuk hırslarını ve yanlışları “muhalefet yapıyoruz” bahanesiyle meşrulaştıranlar, eleştirdikleri iktidar pratiğinin aynısını kendi mahallelerinde inşa ederler. Hakiki bir toplumsal dönüşüm, sadece iktidardaki isimlerin değişmesiyle değil; hatayı kim yaparsa yapsın karşısına dikilebilen, yandaşlığı muhalefet sanmayan o omurgalı duruşla mümkündür.










Yorumlar kapalı.