Bazı insanlar vardır; yaptıkları işten çok temsil ettikleri değerlerle büyürler. Bazıları servet sahibi olur, bazıları makam sahibi olur, bazıları ise bir medeniyetin hafızasını omuzlarında taşır. Aziz dostum Süleyman Dilsiz işte bu üçüncü sınıfa mensup insanlardan biridir.
Geçtiğimiz günlerde yoğurt üzerine kaleme aldığı ölümsüz eserinin İngilizce olarak da yayımlandığını öğrendim. İlk bakışta bu sıradan bir yayın haberi gibi görülebilir. Oysa mesele yalnızca bir kitabın başka bir dile çevrilmesi değildir. Mesele, Türk kültürünün, Türk mutfağının ve binlerce yıllık birikiminin dünya ile buluşmasıdır.
Yoğurt… Belki de Türklerin dünya mutfağına bıraktığı en büyük miraslardan biri. Bugün dünyanın dört bir yanında tüketilen bu eşsiz ürünün arkasında göç yolları, oba hayatı, hayvancılık kültürü, sabır ve bilgi vardır. Süleyman Dilsiz yıllardır bu mirasın peşinden gidiyor. Sadece yoğurdu anlatmıyor; yoğurdun içindeki tarihi, kültürü ve insan hikâyelerini de gün yüzüne çıkarıyor.
Geçen gün TRT 2 ekranlarında yaptığı söyleşiyi izleme fırsatı buldum. Geleneksel mutfaktan fermantasyon kültürüne, Anadolu’nun kadim tatlarından tarhana kokan hatıralara kadar uzanan sohbet adeta bir kültür yolculuğuydu. Konuşurken yalnızca bilgi aktarmıyor, aynı zamanda geçmiş ile gelecek arasında köprü kuruyordu.
Bugün ne yazık ki gösterişin bilgiden daha fazla alkış aldığı bir çağda yaşıyoruz. İki yumurta kırıp makarna süzenin kendisine “şef” unvanı verdiği, sosyal medya filtrelerinin emeğin önüne geçtiği bir dönemdeyiz. Televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda gürültü çok, içerik ise giderek azalıyor.
İşte tam da böyle zamanlarda Süleyman Dilsiz gibi insanlar daha büyük anlam kazanıyor. Çünkü onlar modaların peşinden koşmuyor, köklerin peşinden gidiyorlar. Popüler olmanın değil, kalıcı olmanın mücadelesini veriyorlar. Bir milletin hafızasını korumanın, geleceğe taşımanın gayreti içindeler.
Medeniyetler yalnızca ordularla, fabrikalarla veya gökdelenlerle ayakta kalmaz. Bir milletin mutfağı, türküleri, masalları, gelenekleri ve üretim biçimleri de o medeniyetin temel direkleridir. Eğer bu değerleri koruyamazsak yarın elimizde sadece beton yığınları kalır.
Bu nedenle Süleyman Dilsiz’in başarısını yalnızca şahsi bir başarı olarak görmüyorum. Bu, Türk mutfak kültürünün, Anadolu’nun fermantasyon geleneğinin ve kadim bilgi birikimimizin uluslararası alanda gördüğü bir takdirdir.
Böylesi değerlerin kıymetini yaşarken bilmek gerekir. Çünkü kültürünü koruyan milletler geleceğe güçlü yürür. Geçmişini unutmayan toplumlar yarınlarını daha sağlam inşa eder.
Aziz dostum Süleyman Dilsiz’e gönülden teşekkür ediyorum. Yoğurdun hikâyesini anlatırken aslında bize kendimizi anlatıyor. Bir kase yoğurdun içinde saklı duran bin yıllık medeniyeti hatırlatıyor.
Ve bizlere bir kez daha gösteriyor ki; gerçek ustalık mutfakta yemek yapmak değil, kültürü yaşatabilmektir.










Yorumlar kapalı.