Ömer Çam
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bankalar Kazanırken Türk Milleti Neden Kaybediyor?

Bankalar Kazanırken Türk Milleti Neden Kaybediyor?

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir milletin ekonomik gücü, sadece büyük şirketlerin bilançolarıyla değil; esnafının kepenk açabilmesiyle, çiftçisinin tarlasını ekebilmesiyle, işçisinin evine ekmek götürebilmesiyle, memurunun ay sonunu getirebilmesiyle, emeklisinin insan onuruna yakışır bir hayat sürebilmesiyle ölçülür.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında yükselen ortak bir feryat vardır. Bu feryat ne bir siyasi partinin ne de belirli bir kesimin sesidir. Bu feryat; borç yükü altında ezilen, kredi kartı ekstrelerini korkuyla bekleyen, bankalardan gelen mesajları endişeyle okuyan milyonlarca vatandaşın sesidir.

Eskiden insanlar bankaya yatırım yapmak, iş kurmak veya ev almak için giderdi. Bugün ise birçok vatandaş bankanın kapısını ay sonunu getirebilmek için çalıyor. Maaşını aldığı gün kredi kartı borcunu ödeyen, ardından yeniden kredi kartına sarılan milyonlarca insan adeta görünmez bir borç döngüsünün içine hapsedilmiş durumda.

Esnafın durumu iç açıcı değildir. Mahalle bakkalından küçük işletmelere kadar binlerce esnaf artan maliyetler, düşen alım gücü ve yüksek faiz yükü arasında sıkışmıştır. Bir zamanlar çocuklarını dükkânından kazandığı gelirle okutabilen esnaf, bugün kira, vergi, elektrik ve kredi taksitleri arasında ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Kazandığından çok borcunu düşünen bir esnaf düzeni sürdürülebilir değildir.

Çiftçi için tablo daha da ağırdır. Mazot pahalıdır, gübre pahalıdır, tohum pahalıdır, sulama maliyetleri yüksektir. Üretmek isteyen çiftçi çoğu zaman kredi kullanmak zorunda kalmaktadır. Ancak hasat zamanı geldiğinde elde ettiği gelir, kullandığı kredinin faiz yükünü karşılamaya bile yetmemektedir. Türk köylüsü bir zamanlar “milletin efendisi” olarak görülürken bugün birçok üretici bankalara ve finans kuruluşlarına borç yetiştirmeye çalışmaktadır.

İşçi, alın terinin karşılığını almak için sabahın erken saatlerinde işinin başına geçmektedir. Fakat maaş hesabına yatan para daha eve ulaşmadan kredi kartlarına, tüketici kredilerine ve çeşitli borçlara bölünmektedir. İnsanlar artık çalışarak zenginleşmeyi değil, borçlarını çevirebilmeyi hedeflemektedir. Bu durum ekonomik olduğu kadar sosyal bir yaradır.

Memurlar da benzer bir sıkıntının içindedir. Düzenli maaş alan bir kesim olarak görülmelerine rağmen yükselen yaşam maliyetleri karşısında birçok memur kredi kartları ve ihtiyaç kredileri olmadan ayakta kalamamaktadır. Bir öğretmenin, bir hemşirenin, bir polis memurunun veya bir kamu görevlisinin maaşını aldığı gün eksiye düşmesi normal bir ekonomik düzenin göstergesi değildir.

En ağır yükü ise emekliler taşımaktadır. Ömrünü bu ülkeye hizmet ederek geçirmiş milyonlarca emekli, bugün temel ihtiyaçlarını karşılamak için hesap yapmak zorunda kalmaktadır. Pazara çıkarken cebindeki parayı defalarca sayan, torununa harçlık vermekten çekinen, sağlık harcamalarını erteleyen emeklilerin yaşadığı tablo yalnızca ekonomik değil, vicdani bir meseledir.

Asgari ücretli vatandaşların durumu ise başlı başına bir hayat mücadelesine dönüşmüştür. Kira, ulaşım, gıda ve enerji giderleri karşısında maaşlar çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle kredi kartları birçok aile için lüks harcamanın değil, temel ihtiyaçların finansman aracına dönüşmüştür. İnsanlar tatil yapmak veya keyif için değil; mutfak masrafını karşılamak, çocuğunun okul ihtiyacını almak ve faturalarını ödemek için borçlanmaktadır.

Tam da bu noktada bankaların rolü sorgulanmalıdır.

Elbette bankacılık sistemi modern ekonomilerin vazgeçilmez bir unsurudur. Ancak vatandaşın çaresizliğinden doğan kazançların büyüklüğü toplumda haklı soruların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Maaşı yetmediği için kredi kartına yüklenen vatandaş gecikmeye düştüğünde yüksek faizlerle karşılaşırken, borcunu kapatmak için yeni kredi çekmeye yönlendirilmektedir. Böylece bir borç diğerini doğurmakta, vatandaş adeta finansal bir labirentin içinde yolunu kaybetmektedir.

Bankalar açısından bakıldığında rakamlar büyürken, vatandaş açısından bakıldığında umutlar küçülmektedir. İnsanlar artık birikim yapmayı değil, borçlarını yapılandırmayı konuşmaktadır. Gençler gelecek planları yerine kredi taksitlerini hesaplamakta, aileler çocuklarının eğitimi kadar kredi kartı son ödeme tarihlerini de düşünmektedir.

Oysa güçlü devlet, borçla yaşayan değil üreten toplum üzerine inşa edilir. Güçlü ekonomi, faiz sarmalına mahkûm edilmiş tüketicilerle değil; üretim yapan çiftçiyle, yatırım yapan esnafla, alın terinin karşılığını alan işçiyle, huzurlu emekliyle ve geleceğe güvenle bakan gençlerle yükselir.

Bugün yaşanan ekonomik sıkıntılar değerlendirilirken, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki ekonomik anlayışı da hatırlanmalıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmadığı sürece kalıcı olamayacağını vurgulamış, genç Cumhuriyet’i üretim, sanayileşme ve milli kalkınma hedefleri üzerine inşa etmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yokluk vardı; ancak umut da vardı. Sermaye azdı; fakat irade büyüktü. Fabrikalar kuruluyor, demiryolları örülüyor, tarım destekleniyor ve milletin kendi ayakları üzerinde durması için mücadele ediliyordu. Çünkü Atatürk ve kurucu kadrolar biliyordu ki ekonomik bağımsızlığını kaybeden milletler, siyasi bağımsızlıklarını korumakta da zorlanırlar.

Bugün de değişmeyen gerçek budur. Türk milletinin ihtiyacı daha fazla borç değil, daha fazla üretimdir. Daha fazla kredi kartı limiti değil, daha yüksek refahtır. Daha fazla faiz yükü değil, emeğinin karşılığını alabildiği adil bir ekonomik düzendir.

Türk milleti tarih boyunca yokluklarla mücadele etmiş, savaşlardan çıkmış, küllerinden yeniden doğmuştur. Sakarya’da, Dumlupınar’da, Çanakkale’de vatanını savunan; Cumhuriyet’in ilk yıllarında fabrikalar kuran, tarlalar süren ve şehirler inşa eden bu millet, bugün de karşılaştığı zorlukları aşacak iradeye sahiptir.

Ancak unutulmamalıdır ki Türk milletinin emeği bu ülkenin en büyük hazinesidir. Esnafın dükkânında, çiftçinin tarlasında, işçinin fabrikasında, memurun masasındaki gayreti ve emeklinin ömür boyu verdiği hizmet; ekonomik hesap tablolarına sığdırılamayacak kadar değerlidir.

İşte bu nedenle Türk milletinin alın teri faiz lobilerine teslim edilemez.

Ekonominin merkezinde rakamlar değil insan olmalıdır. Devletin gerçek gücü, yalnızca finans kuruluşlarının kârlılığında değil; vatandaşının huzurunda, refahında ve geleceğe duyduğu güvende ölçülür. Esnaf dükkânını umutla açabiliyorsa, çiftçi ürününü zarar etmeden satabiliyorsa, işçi emeğinin karşılığını alabiliyorsa, memur ay sonunu kaygısız getirebiliyorsa ve emekli insanca yaşayabiliyorsa işte o zaman ekonomik başarıdan söz edilebilir.

Atatürk’ün işaret ettiği ekonomik bağımsızlık ülküsü bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır. Türk milletinin beklentisi; borçla yaşamaya mahkûm edilen değil, üreten, kazanan, birikim yapan ve geleceğine güvenle bakan bir toplum düzenidir.

Güçlü Türkiye’nin temeli; borç yükü altında ezilen insanlar değil, emeğinin karşılığını alan, yarınlarından umut duyan ve ekonomik olarak özgür bireylerdir. Türk milleti bunu hak etmektedir. Dün olduğu gibi bugün de yarın da…

Bankalar Kazanırken Türk Milleti Neden Kaybediyor?
Yorum Yap

Yorumlar kapalı.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Giriş Yap

Halk Meclisi Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin