Bazı coğrafyalar vardır; büyüklükleriyle değil, taşıdıkları anlamla tarih yazarlar. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de işte böylesine büyük bir anlamın, köklü bir mücadelenin ve vazgeçilmez bir stratejik gerçekliğin adıdır. Ne yazık ki bugün Kıbrıs denildiğinde birçok kişi meseleyi yalnızca adanın kuzeyi ile güneyi arasında yaşanan siyasi bir anlaşmazlık olarak görmektedir. Oysa Kıbrıs meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği, Doğu Akdeniz’deki varlığı, Mavi Vatan’daki hakları ve Türk milletinin geleceğiyle doğrudan bağlantılı millî bir davadır.
Tarih boyunca Akdeniz’e hâkim olmak isteyen her devlet, önce Kıbrıs’a hâkim olmayı hedeflemiştir. Çünkü Kıbrıs, Anadolu’nun hemen güneyinde adeta doğal bir uçak gemisi gibi yükselmektedir. Doğu Akdeniz’in deniz yollarını, enerji havzalarını ve Orta Doğu’ya uzanan stratejik geçişleri kontrol eden bu ada, yalnızca bulunduğu coğrafyanın değil, bölgenin kaderini belirleyen en önemli merkezlerden biridir. Osmanlı Devleti’nin 1571 yılında Kıbrıs’ı fethetmesi de rastlantı değildi. Devlet aklı, Anadolu’nun güvenliğinin Akdeniz’den başladığını asırlar önce görmüş ve buna göre hareket etmişti.
Aradan yüzyıllar geçti; teknoloji değişti, savaş yöntemleri değişti, uluslararası dengeler değişti. Ancak Kıbrıs’ın jeopolitik değeri bir gün bile değişmedi. Bugün Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz rezervleri, enerji koridorları, deniz yetki alanları ve küresel güçlerin bölgede yürüttüğü rekabet, Kıbrıs’ın neden hâlâ dünyanın en kritik adalarından biri olduğunu açıkça göstermektedir. Böylesine önemli bir coğrafyada Türkiye’nin güçlü ve etkin olabilmesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığından bağımsız düşünülemez. Çünkü KKTC, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliği, Mavi Vatan’daki en önemli dayanağı ve millî güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, henüz Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kıbrıs’ın stratejik önemini kavramış büyük bir devlet adamıydı. Ona atfedilen, “Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır.” değerlendirmesi, yalnızca dönemin şartlarını değil, bugünün jeopolitiğini de anlatmaktadır. Atatürk, bağımsızlığın sadece kara sınırlarını korumakla sağlanamayacağını biliyor; denizlere hâkim olmayan bir devletin tam bağımsız olamayacağını öngörüyordu. Bugün Mavi Vatan anlayışıyla ifade edilen stratejik bakış açısının temelinde de aslında Atatürk’ün millî egemenlik ve bağımsızlık anlayışı bulunmaktadır.
Kıbrıs Türk halkı ise bu topraklarda yalnızca var olma mücadelesi vermedi; aynı zamanda Türk kimliğini, dilini, kültürünü ve bayrağını korumak için ağır bedeller ödedi. 1963 yılında başlayan ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırılar, Türk köylerinin kuşatılması, kadınların, çocukların ve yaşlıların katledilmesi, Kıbrıs Türklerinin hafızasında silinmeyecek acılar bıraktı. O günlerde hedef alınan yalnızca insanlar değildi; hedef alınan, adadaki Türk varlığıydı. Ancak Kıbrıs Türkü diz çökmedi. Anadolu’dan aldığı güçle direndi, kimliğine sahip çıktı ve özgürlüğünden vazgeçmedi.
İşte 1974 Barış Harekâtı bu tarihî zorunluluğun sonucunda gerçekleştirildi. Türkiye Cumhuriyeti, garantörlük hakkını kullanarak yalnızca uluslararası hukukun kendisine tanıdığı yetkiyi yerine getirmedi; aynı zamanda büyük bir insanlık dramını sona erdirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri adaya fetih için değil, barış için çıktı. Bugün yaklaşık yarım asırdır adada büyük çaplı bir çatışmanın yaşanmıyor olması, Barış Harekâtı’nın oluşturduğu güvenlik dengesi sayesinde mümkün olmuştur. Bu gerçek, zaman zaman göz ardı edilmek istense de tarihin değiştirilemeyecek bir gerçeğidir.
Bu büyük mücadelenin en önemli isimlerinden biri de hiç kuşkusuz Rauf Raif Denktaş’tır. O, yalnızca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı değil; ömrünü Türk halkının bağımsızlığına adamış büyük bir dava adamıdır. Uluslararası baskılar karşısında geri adım atmayan, dünyanın en güçlü devletleri karşısında dahi Türk milletinin haklarını kararlılıkla savunan Denktaş, devlet sahibi olmanın ne anlama geldiğini yaşayarak gösterdi. Onun “Devlet sahibi olmak, hür yaşamaktır.” sözü yalnızca Kıbrıs Türklerine değil, bütün Türk milletine bırakılmış tarihî bir vasiyettir. Çünkü devleti olmayan milletlerin geleceğini başkaları belirler; devletini koruyan milletler ise kendi kaderini kendisi yazar.
Bugün bazı çevreler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yalnızca diplomatik tanınma meselesi üzerinden değerlendirmeye çalışmaktadır. Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. KKTC, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının korunması, enerji güvenliği, savunma stratejisi ve bölgesel caydırıcılığı açısından vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmadan Mavi Vatan eksik kalır. Kıbrıs’ta güçlü olmayan bir Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de güçlü olması da mümkün değildir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti aynı zamanda Türk dünyasının Akdeniz’e açılan tek bağımsız Türk devletidir. Türk Devletleri Teşkilatı’nın güçlenmeye başladığı günümüzde KKTC’nin uluslararası görünürlüğünün artırılması, yalnızca Türkiye’nin değil, bütün Türk dünyasının ortak hedeflerinden biri olmalıdır. Çünkü Kıbrıs’taki Türk varlığı, bin yıllık Türk tarihinin Akdeniz’deki en önemli sembollerinden biridir.
Kıbrıs meselesi günlük siyasetin konusu değildir. İktidarlar değişebilir, uluslararası dengeler farklılaşabilir, ekonomik şartlar zorlaşabilir; ancak Türkiye’nin Kıbrıs’taki millî menfaatleri değişmez. Devletlerin büyüklüğü, günü kurtaran politikalarla değil, nesiller sonrasını gören stratejik akılla ölçülür. Kıbrıs da işte bu stratejik aklın en önemli başlıklarından biridir.
Bugün bizlere düşen görev, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsızlık ülküsünü, Rauf Denktaş’ın devlet iradesini ve Mehmetçiğin fedakârlığını aynı kararlılıkla yaşatmaktır. Çünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yalnızca bir toprak parçası değildir; Türk milletinin Doğu Akdeniz’deki onuru, güvenliği ve geleceğidir.
Kıbrıs’a uzanan her bakış aslında Anadolu’ya çevrilmiş bir bakıştır. Kıbrıs’ın güvenliği, Türkiye’nin güvenliğidir. Kıbrıs’ın bağımsızlığı, Türk milletinin bağımsızlığıdır. Ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yaşaması; Mavi Vatan’ın, Türk devletinin ve Türk milletinin Akdeniz’deki ebedî varlığının en güçlü teminatlarından biridir.












Yorumlar kapalı.