Tarih bazen milletlere büyük liderler armağan eder. Ancak çok az lider vardır ki yalnızca bir savaş kazanmakla kalmaz, aynı zamanda bir milletin kaderini değiştirir, bir devlet kurar ve gelecek nesillere yön verecek bir medeniyet hedefi ortaya koyar. Gazi Mustafa Kemal Atatürk işte böyle bir liderdir.
Atatürk’ü yalnızca Çanakkale’nin kahramanı, Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı veya Cumhuriyet’in kurucusu olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü Atatürk aynı zamanda bir millet inşa eden fikir adamıdır.
Onun en büyük eseri yalnızca Türkiye Cumhuriyeti değildir.
Onun en büyük eseri, ortak bir tarih, ortak bir kader ve ortak bir ülkü etrafında birleşmiş Türk milletidir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde imparatorluk çözülürken Balkanlar’dan Kafkaslar’a kadar yaşanan ayrılıkçı hareketler devletin temelini sarsmıştı. Atatürk bu tarihi süreci dikkatle analiz etti ve güçlü bir devletin ancak güçlü bir millet bilinciyle yaşayabileceğini gördü.
Bu nedenle Cumhuriyet’i kurarken yalnızca yeni bir devlet kurmadı; aynı zamanda çağdaş anlamda bir millet oluşturma projesini hayata geçirdi.
Onun milliyetçilik anlayışı hiçbir zaman ırk temelli olmadı.
Atatürk’ün milliyetçiliği; ortak vatandaşlık, ortak kültür, ortak tarih ve ortak gelecek anlayışına dayanıyordu.
Bu nedenle;
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
sözü Cumhuriyet’in temel vatandaşlık anlayışını ortaya koydu.
Bugün Anayasa’nın 66. maddesinde karşılığını bulan bu anlayış, Cumhuriyet’in birleştirici temelidir.
Atatürk’e göre Türk milleti; aynı vatana bağlı, aynı bayrak altında yaşayan, aynı kaderi paylaşan insanların oluşturduğu büyük bir topluluktur.
Bu anlayış ayrıştırıcı değil birleştiricidir.
Çünkü Kurtuluş Savaşı’nı kazanan güç yalnızca silah değil, millet olma şuuruydu.
Çanakkale’de savaşan asker de, Sakarya’da süngü hücumuna kalkan Mehmetçik de, cepheye mermi taşıyan Anadolu kadını da aynı ülkü etrafında birleşmişti:
Tam bağımsız Türkiye.
Cumhuriyet işte bu ortak ülkünün eseridir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün önünde çok daha büyük bir görev vardı.
Yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden çağdaş, güçlü ve bağımsız bir devlet çıkarmak.
İşte bu noktada Altı Ok ortaya çıktı.
Cumhuriyetçilik…
Milliyetçilik…
Halkçılık…
Devletçilik…
Laiklik…
İnkılapçılık…
Bu ilkeler yalnızca siyasi sloganlar değildir.
Bunlar Cumhuriyet’in kalkınma programıdır.
Cumhuriyetçilik, egemenliğin kaynağının millet olduğunu ilan etti.
Saltanatın yerine millet iradesini koydu.
Bugün Anayasa’nın temelini oluşturan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” anlayışı bu ilkenin eseridir.
Milliyetçilik ilkesi, Türk milletini ortak bir kimlik altında birleştirdi.
Cumhuriyet’in temel direklerinden biri olan ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük anlayışı buradan doğdu.
Halkçılık ilkesi, vatandaşların kanun önünde eşit olduğunu ilan etti.
Ayrıcalıklı sınıfların yerine milletin tamamını esas alan bir anlayış yerleştirildi.
Laiklik ilkesi, devlet yönetimini akıl ve bilim temeline oturttu.
Eğitimden hukuka kadar her alanda çağdaşlaşmanın yolu açıldı.
İnkılapçılık ilkesi, Türkiye’nin durağan değil sürekli gelişen bir devlet olmasını hedefledi.
Devletçilik ilkesi ise genç Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlığını sağlamayı amaçladı.
Çünkü Atatürk biliyordu ki siyasi bağımsızlık ekonomik bağımsızlıkla desteklenmediği sürece kalıcı olamaz.
Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük kalkınma hamleleri başlatıldı.
1923 yılında savaşlardan çıkmış, sanayisi yok denecek kadar az, demiryolları yabancıların kontrolünde olan bir ülke devralındı.
Buna rağmen kısa süre içerisinde büyük yatırımlar gerçekleştirildi.
Demiryolları millileştirildi ve binlerce kilometrelik yeni hatlar döşendi.
Çünkü Atatürk’e göre demiryolları yalnızca ulaşım değil, aynı zamanda bağımsızlığın damarlarıydı.
Kayseri Uçak Fabrikası kuruldu.
Nazilli Basma Fabrikası açıldı.
Karabük Demir Çelik Fabrikası ile ağır sanayinin temelleri atıldı.
Sümerbank ve Etibank üretimin öncü kurumları haline geldi.
Şeker fabrikaları Anadolu’nun dört bir yanında yükseldi.
Madenler millileştirildi.
Tarımda modernleşme hamleleri başlatıldı.
Bir yandan ekonomik kalkınma sürerken diğer yandan eğitim devrimi gerçekleştirildi.
Millet Mektepleri açıldı.
Yeni Türk alfabesi kabul edildi.
Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kuruldu.
Okuma yazma oranı yükseltildi.
Çünkü Atatürk’e göre bağımsızlığın korunması yalnızca silahla değil; bilgiyle, eğitimle ve kültürle mümkündü.
Cumhuriyet’in bütün bu hamlelerinin temelinde güçlü bir devlet ve bilinçli bir millet oluşturma hedefi vardı.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dört maddesine baktığımızda aslında Atatürk’ün devlet anlayışının izlerini görürüz.
Cumhuriyet…
Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti…
Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet anlayışı…
Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük…
Türkçe…
Ay yıldızlı al bayrak…
İstiklal Marşı…
Başkent Ankara…
Bunların tamamı Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet devrimlerinin anayasal güvence altına alınmış halidir.
İlk dört madde yalnızca hukuki hükümler değildir.
İlk dört madde, Türk milletinin Kurtuluş Savaşı sonunda ortaya koyduğu bağımsız yaşama iradesinin anayasal ifadesidir.
Bu yüzden değiştirilmeleri teklif dahi edilemez.
Çünkü onlar herhangi bir siyasi dönemin tercihi değil, Türk milletinin kurucu iradesidir.
Cumhuriyet ikinci yüzyılına girerken aslında önümüzde duran temel soru şudur:
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yalnızca anıyor muyuz, yoksa gerçekten anlıyor muyuz?
Çünkü Atatürk’ü anlamak sadece geçmişte kazanılan zaferleri hatırlamak değildir.
Atatürk’ü anlamak; Türk milletine duyduğu güveni anlamaktır.
Atatürk’ü anlamak; milli egemenliğin neden vazgeçilmez olduğunu anlamaktır.
Atatürk’ü anlamak; Cumhuriyet’in hangi fedakârlıklarla kurulduğunu anlamaktır.
Ve en önemlisi, Atatürk’ü anlamak; Türk milletinin ortak kaderine sahip çıkmaktır.
Bu nedenle onun;
“Ne Mutlu Türküm Diyene”
sözü sıradan bir slogan değildir.
Bu söz bir ayrıştırmanın değil, birleştirmenin ifadesidir.
Bu söz, kökeni ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan insanların ortak aidiyet çağrısıdır.
Bu söz, Çanakkale’de aynı siperde şehit düşenlerin, Sakarya’da aynı hedef için savaşanların, Cumhuriyet’i aynı ülkü etrafında kuranların ortak sesidir.
Çünkü Atatürk’ün milliyetçiliği dışlayıcı değil, bütünleştiricidir.
Onun milliyetçiliği üstünlük iddiası değil, bağımsızlık iddiasıdır.
Onun milliyetçiliği başkalarına karşı olmak değil, Türk milletinin kendi geleceğine sahip çıkmasıdır.
Atatürk, Gençliğe Hitabe’de geleceğin tehlikelerini anlatırken yalnızca kendi dönemine değil, bütün zamanlara seslenmiştir.
Çünkü o biliyordu ki devletler bazen top ve tüfekle değil, fikirler ve kurumlar üzerinden hedef alınır.
Bu nedenle Türk gençliğine verdiği görev yalnızca sınırları korumak değildir.
Cumhuriyet’i korumaktır.
Milli egemenliği korumaktır.
Türk milletinin birlik ve bütünlüğünü korumaktır.
Bugün bize düşen görev de budur.
Cumhuriyet’i yalnızca geçmişin mirası olarak görmek değil, geleceğin teminatı olarak yaşatmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti bir tesadüf değildir.
Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin tarih sahnesinde yeniden ayağa kalkışının adıdır.
Ay yıldızlı bayrağın altında birleşen bir milletin, esareti reddederek yazdığı büyük destanın adıdır.
Ve bu destanın merkezinde bir söz vardır:
“Ne Mutlu Türküm Diyene.”
Bu söz yalnızca bir cümle değil, Cumhuriyet’in özeti, milli egemenliğin yemini ve Türk milletinin ortak geleceğe dair kararlılığının ilanıdır.
Cumhuriyet yaşayacaktır.
Türk milleti yaşayacaktır.
Ay yıldızlı bayrak göklerde dalgalanmaya devam edecektir.
Çünkü bu vatanı kuran irade dün olduğu gibi bugün de vardır.
Ve Atatürk’ün emaneti, Türk milletinin sarsılmaz vicdanında sonsuza kadar yaşamaya devam edecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli, anayasal güvence altına alınmış Cumhuriyet değerleri, Türk milletinin ortak iradesi ve Atatürk’ün gösterdiği çağdaş medeniyet hedefidir.
Bu hedefe yürüyen milletler yükselir.
Bu hedefi unutan milletler ise tarihin gerisinde kalır.
Türk milleti dün Çanakkale’de, Sakarya’da ve Dumlupınar’da nasıl tarih yazdıysa; Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında da bilgiyle, üretimle, bilimle ve milli şuurla yeni başarı hikâyeleri yazmaya muktedirdir.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda olduğu gibi bugün de en büyük güç, Türk milletinin kendisidir.
Türk milleti var oldukça, Cumhuriyet de yaşayacaktır.












Yorumlar kapalı.