Dünya tarihi binlerce lider kaydetti.
İmparatorlar, krallar, generaller, şahlar geçti bu yeryüzünden.
Kimi sadece toprak fethetti, kimi saraylar dikti.
Ama tarih…
Sadece tek bir ismin yanına o benzersiz sıfatı not düştü:
**Kültür Antropoloğu.**
* Bir insan düşünün.
Aynı ömre kaç hayat sığdırabilir?
Ya sadece askersindir ya sadece devlet adamı.
Ya toprağı kazar tarihi ararsın ya tiyatroda dekor dizersin.
Mustafa Kemal ATATÜRK ise hepsidir.
Sadece cephelerin değil; bilimin, kültürün ve sanatın da başkomutanıdır.
* Bu sarsıcı gerçeği, ömrünü Atatürk’ü anlamaya ve anlatmaya adamış değerli bir bilim kadınımızın, Prof. İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın akademik çalışmalarında yeniden keşfediyoruz.
Yirmi beş yıl boyunca iğneyle kuyu kazmış hoca… Araştırmış, arşivleri taramış, belgelemiş.
Her belgede, her anıda aynı hayret, aynı hayranlık.
* Tarih: 5 Mayıs 1935.
Yer: Ahlatlıbel.
Ankara yakınlarında, Cumhuriyet’in ilk yerli arkeoloji kazısı. Toprak uykuda, tarih sessiz.
Başlarında büyük arkeoloğumuz Zübeyir Koşay var.
Atatürk geliyor kazı alanına. Öyle uzaktan izleyip sadece imza atanlardan değil. Ölçüyor, biçiyor, bilimsel verileri inceliyor.
Sonra Çankaya’ya dönüyor.
Üç gün… Üç gece…
Uyumuyor!
Bilimin ışığında, haritaların ve kitapların başında uykusuz geceler geçiriyor. Bir telaş, bir heyecan.
* Dördüncü gün şafakla yine Ahlatlıbel’de.
Arkeologları topluyor. Ortaya koyduğu bilimsel öngörüyle eliyle bir noktayı işaret ediyor:
*”Kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir.”*
Yabancı uzmanlar bıyık altından gülüyor. *”Anladık iyi askersin, iyi devlet adamısın da paşam, bu iş bizim işimiz”* der gibi bakıyorlar.
Ama emir büyük yerden… Mecbur kazıyorlar.
Sonuç?
Atatürk’ün işaret ettiği o topraktan koskoca bir medeniyet fışkırıyor.
İnat edip kendi bildikleri yeri kazmaya devam eden yabancılar ise koca bir hiçle baş başa kalıyor.
* Bu nasıl bir seziş? Bu nasıl bir deha?
* Bitmiyor.
Üç gün sonra tiyatro salonunda. Galip Arcan’ın sahneye koyduğu “Sırat Köprüsü” oyununu izliyor.
Oyun bitiyor, kulise haber gidiyor: *”Bana Galip Bey’i çağırın.”*
Gazi soruyor: *”Bu piyesi siz mi yazdınız?”*
*”Evet paşam, ben yazdım.”*
*”Hayır,”* diyor Atatürk, *”Bu, ‘Fleur d’Oranger’ adlı Fransız vodvilinin aynen çevirisi. Neden telifini, aslını belirtmediniz?”*
* İnsan sormadan edemiyor…
A be Atam…
Cepheden cepheye koşarken, devlet kurarken, devrim yaparken… Fransız edebiyatının köşe bucak vodvillerini ne ara okudun, ne ara hafızana kazıdın? Bu nasıl bir entelektüel namus?
* İşte İlknur Hoca da bu belgelere ulaştıkça adeta meydan okuyor: *”Senin el atmadığın, ilerletmediğin bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”* diyor.
Resme bakıyor; Türk tarihinin ilk sergisini O açmış.
Heykele bakıyor; dogmaları O yıkmış.
Geriye kalıyor sinema… “Yedinci sanat” dedikleri o yeni dünya. *”Tamam”* diyor hoca, *”Burada iddiayı ben kazandım.”*
* Heyhat!
Yine Atatürk çıkıyor karşına.
Türkiye’nin ilk sinemacılarından Cezmi Ar kameranın arkasında, Mustafa Kemal ise projeye destek vermek için kamera karşısında. Film çekiyorlar.
Genç yönetmen heyecanlı, Cumhurbaşkanına *”Şöyle dur, böyle bak”* diyemiyor. Hırsını diğer oyunculardan çıkarıyor.
Atatürk durumu seziyor, elini omzuna koyuyor:
“Gel Cezmi” diyor, *”Burada başkomutan sensin, ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı hiddetle bağıracaksın.”*
* Cezmi Ar, ömrünün son günlerinde gözleri dolarak anlatacaktı:
*”Ben bir daha asla öyle bir insanla çalışmadım…”*
* İşte budur Atatürk’ü zamansız kılan.
O, sadece bu toprakların sınırlarını çizmedi; bu milletin hafızasını, sanatını, geçmişini ve geleceğini inşa etti.
İlknur Güntürkün Kalıpçı gibi kıymetli araştırmacılarımız sayesinde öğrendikçe hayretimiz, anladıkça hayranlığımız katlanıyor.
Selam olsun o büyük deha Mustafa Kemal’e…
Ve selam olsun o dehayı bıkmadan, usanmadan bizlere anlatan aydınlık beyinlere.












Yorumlar kapalı.