Sabahın erken saatleri…
İşe yetişme telaşı, fabrikanın sireni, ekmek kavgasının bitmeyen koşuşturması…
Tam o sırada gözüm göndere çekilmiş Türk bayrağına takıldı.
Rüzgârla birlikte öyle zarif süzülüyordu ki…
Sanki bu toprakların geliniydi.
Bir an durup baktım.
Nasıl anlatılır bilmem…
Kalbim pır pır etti.
Çünkü bazı duyguların tarifi yoktur.
Sadece hissedilir.
Türk bayrağı da böyledir işte.
Biz ona bakınca yalnızca kırmızı bir kumaş görmeyiz.
Biz dedelerimizin cephelerde bıraktığı ayak izlerini görürüz.
Biz Çanakkale’nin siperlerini görürüz.
Biz Sakarya’nın tozunu, Dumlupınar’ın zaferini görürüz.
Biz Mustafa Kemal Atatürk’ün gözlerindeki kararlılığı görürüz.
Ve en önemlisi…
Biz özgürlüğü görürüz.
Belki bu yüzden her sabah işine giden bir işçinin kalbi hızlanır bayrağı görünce.
Çünkü o işçi bilir…
Alın terini döktüğü fabrikanın da, evinde uyuyan çocuğunun da, akşam başını yastığa huzurla koyabilmesinin de bir bedeli vardır.
O bedeli birileri canıyla ödemiştir.
Bugün gökyüzünde nazlı nazlı dalgalanan o bayrak, aslında binlerce isimsiz kahramanın sessiz hikâyesidir.
Bizler çoğu zaman günlük hayatın telaşına kapılıyoruz.
Ekonomiyi konuşuyoruz.
Siyaseti konuşuyoruz.
Geçim derdini konuşuyoruz.
Ama bazen bir bayrak çıkıyor karşımıza…
Ve bize kim olduğumuzu yeniden hatırlatıyor.
Ben kimim?
Ben bu Cumhuriyetin evladıyım.
Ben Atatürk’ün emanet ettiği vatanın bir ferdiyim.
Ben alın teriyle yaşayan, emeğiyle üreten, bayrağına ve devletine sahip çıkan Türk milletinin bir parçasıyım.
İşte bu yüzden o sabah göndere çekilmiş bayrağı görünce içimden tek bir cümle geçti:
İyi ki bu bayrağın altında yaşıyorum…
İyi ki bu vatana aidim…
Ve iyi ki Türk’üm.
Ne mutlu Türk’üm diyene!












Yorumlar kapalı.