Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bazı dönemler vardır ki, yalnızca hukukun değil; vicdanın, devlet aklının ve millet hafızasının da ağır yara aldığı süreçler olarak hatırlanacaktır. Ergenekon ve Balyoz kumpasları işte tam da böyle bir dönemin adıdır. O yıllarda ekranlardan, gazetelerden ve sosyal medya üzerinden yürütülen organize algı operasyonlarıyla; ömrünü bu vatana adamış şerefli Türk subayları “darbeci”, “çeteci”, “terörist” ilan edildi. İnsanların hayatları parçalandı, aileler dağıldı, ocaklar söndü.
O dönem yalnızca sahte dijital veriler üretilmedi. Aynı zamanda toplum psikolojisi de sistematik biçimde manipüle edildi. Çünkü bir kumpasın başarılı olabilmesi için yalnızca sahte delil yetmez; kamuoyunun da zehirlenmesi gerekir. İşte tam bu noktada bazı medya figürleri devreye sokuldu. Her akşam televizyon ekranlarında bağırarak hüküm dağıtanlar, henüz mahkeme bile kurulmadan insanları suçlu ilan edenler, bugün dönüp baktığımızda tarihin en karanlık propaganda faaliyetlerinden birinin parçası hâline geldiler.
Bu isimlerden biri de Rasim Ozan Kütahyalı oldu. O dönem kullandığı dil, yaptığı yayınlar ve yürüttüğü algı operasyonları yalnızca gazetecilik sınırlarını aşmadı; toplum vicdanında derin yaralar açtı. İnsanların hayatlarını altüst eden davalar adeta bir “medya linci şöleni”ne dönüştürüldü. Türk ordusunun komutanları itibarsızlaştırılırken, bir kısım medya bunu alkışladı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda mahkemelerin verdiği kararlar, Anayasa Mahkemesi süreçleri ve ortaya çıkan belgeler gösteriyor ki; Ergenekon ve Balyoz davalarında büyük hukuksuzluklar yaşandı. Sahte CD’ler, dijital manipülasyonlar ve örgütlü yargı operasyonları artık inkâr edilemez bir gerçek olarak tarihe geçti. Bir dönem “kesin delil” diye sunulan şeylerin büyük kısmının düzmece olduğu ortaya çıktı. Ancak kaybedilen yıllar geri gelmedi. Cezaevlerinde ölenler geri dönmedi. İtibarı çalınan insanlar yaşadıkları travmayı unutmadı.
En acısı da şudur: O gün insanlara iftira atanların büyük kısmı bugün ya sessizliğe gömüldü ya da bambaşka dosyalarla anılır hâle geldi. Yolsuzluk iddiaları, şaibeler, çıkar ilişkileri ve kirli bağlantılar; bir zamanlar “ahlak” ve “demokrasi” adına ahkâm kesen çevrelerin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Türk milletinin çok eski bir sözü vardır: “Eden bulur.” Anadolu irfanı bazen gecikir ama unutmaz. Tarih de unutmaz.
Çünkü devlet dediğiniz şey yalnızca kurumlardan ibaret değildir; hafızası olan bir organizmadır. Türk milleti, kendisine kurulan kumpasları da o kumpaslara alkış tutanları da not eder. Dün televizyon ekranlarında Türk subaylarına hakaret edenlerin bugün toplum nezdinde güvenilirliğini kaybetmiş olması tesadüf değildir. Bu, vicdanın gecikmiş hükmüdür.
O yıllarda hedef alınan insanlar arasında yalnızca askerler yoktu. Gazeteciler, akademisyenler, aydınlar ve millî devlet fikrine bağlı birçok insan da aynı operasyonların hedefi oldu. Amaç yalnızca bireyleri tasfiye etmek değildi; Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgasını oluşturan kurumları çökertmekti. Türk ordusunun komuta kademesini itibarsızlaştırarak devletin reflekslerini felç etmek istediler. Çünkü biliyorlardı ki güçlü bir Türkiye’nin en büyük sigortalarından biri, milletle bütünleşmiş millî bir ordudur.
Bugün bölgemizde yaşanan gelişmelere baktığımızda, o kumpasların Türkiye’ye ne kadar ağır maliyetler yüklediği daha net anlaşılıyor. Eğer o süreçlerde Türk Silahlı Kuvvetleri içeriden çökertilseydi, Türkiye bugün çok daha kırılgan bir ülke hâline gelebilirdi. Bu yüzden Ergenekon ve Balyoz yalnızca bir hukuk skandalı değildir; aynı zamanda millî güvenlik meselesidir.
Fakat Türk milleti tarih boyunca nice badireler atlattı. Küllerinden yeniden doğmasını bildi. Nasıl ki Mustafa Kemal Atatürk işgal altındaki bir memletten bağımsız bir Cumhuriyet çıkardıysa, bu millet de kumpaslarla karartılmak istenen dönemlerin üstesinden gelmeyi başardı. Gerçekler geç ortaya çıkabilir ama mutlaka ortaya çıkar.
Bugün yapılması gereken şey; geçmişte yaşananları unutmamak, aynı oyunların yeniden kurulmasına izin vermemektir. Çünkü propaganda ile hakikat arasındaki savaş hiçbir zaman bitmez. Ve bazen bir ülkenin kaderini, tanklardan çok ekranlarda kurulan cümleler belirler.
Tarih ise sonunda herkesi kendi hak ettiği yere yazar.












Yorumlar kapalı.